Anton van Leeuwenhoek

Ocak 1, 2008 by admin  
Filed under biyolog

Antony van Leeuwenhoek, (24 Ekim 1632 - 30 Ağustos 1723) tam adı Thonius Philips van Leeuwenhoek (’Laywenhook’ şeklinde okunur) olan Hollandalı tüccar ve bilimadamı. Genellikle, Mikrobiyoloji’nin babası olarak bilinir. Bir sepetçinin oğlu olarak dünyaya geldi, 16 yaşında bir kumaş tüccarının yanında staja başladı. En iyi bildiği şey mikroskobuyla çalışmaktı. Kendi yaptığı mikroskopla tek hücreli canlıları inceliyordu. İlk olarak sünger, bakteri, sperm ve kan gibi maddeleri inceledi.

kaynak: wikipedia.org

Louis Pasteur

Ocak 1, 2008 by admin  
Filed under biyolog

Louis Pasteur (Lui Pastör) (d. 27 Aralık 1822 Dole, Fransa - ö. 28 Eylül 1895 Saint-Cloud, Fransa) Fransız mikrobiyolog ve kimyager.

Fermantasyon üzerine çalıştığı sırada, mikropların kendiliğinden üremesinin söz konusu olmadığını göstermiştir. Baz içeceklerin uzun süre saklanmasını sağlamak üzere geliştirdiği yöntem “pastörizasyon” olarak bilinir. Şarbon ve üne kavuştuğu kuduz hastalığı aşısını bulmuştur.

Hayatı

1846′da Ecole Normale Superiéur’ün fen bölümünü bitirdi. 1847′de fizik ve kimya dalında doktora derecesini alan Pasteur, bu yıllarda izomerlik, kristal yapı ve optik etkinlik konularındaki çalışmalarıyla adını duyurmayı başardı. 1848′de Strasbourg Fen Fakültesi’nde yardımcı kimya profesörlüğüne yükseltildi. 1854′te Lille Fen Fakültesi’nde kimya profesörlüğüne ve Ecole Normale’de kurulmasını istediği araştırma laboratuarının yöneticiliğine getirildi. Bu laboratuarda, 1871′de şarbon, tavuk kolerası ve kuduz gibi virütik hastalıklar, bağışıklık mekanizması ve aşı hazırlama teknikleri üzerinde çalışmaya başlayan Pasteur, kuduz köpekler üzerindeki incelemelerini daha güvenli bir ortamda yapabilmek için 1885′te eski bir imparatorluk şatosunu amaca uygun olarak düzenleyerek, Pasteur Enstitüsü’nün çekirdeğini oluşturdu.

Pasteur, Strasberg’li Marie Laurent ile evlendi. Marie’nin eşini, araştırmalarını her şeyin üstünde tutması için özendirmesi sayesinde Pasteur, laboratuar çalışmaları üzerinde yoğunlaşabiliyor ve işine gereken zamanı ve önemi verebiliyordu.

Kişilik

Pasteur, kimyager ve daha sonra bakteriyolog olarak görev yaptığı süre boyunca, tıbbın ilerlemesine büyük katkılarda bulundu. Tıp doktoru olmadığı için, 1800′lü yılların doktorları teorilerine karşı çıktılar. Pasteur, buna rağmen çalışmalarını sürdürdü. Pasteur’ün bakterilerin ya da mikropların gerçekten var olduklarına ve bunların hastalıklara yol açabileceğine olan inancı tamdı. Kendi bildiği yöntemle yaptığı işe ve kendine inancını sürdürerek araştırmalarına devam etti.

Pasteur kendine inanan, başkalarının söyledikleriyle değil, kendi doğrularıyla yaşayan ve sezgilerine güvenen bir bilim insanıydı. 1895 yılında hayata gözlerini yumduğu güne kadar son derece alçak gönüllü, gösterişsiz ve sade bir yaşam sürdürdü. Yaşlılık yıllarında insanların ona gösterdikleri büyük saygı karşısında şaşkınlığa düşer ve bunu pek komik bulurdu.

Londra’da uluslarası bir tıp kongresinde kongre salonuna girdikten kısa bir süre sonra Pasteur kürsüye davet edildi. Pasteur’ün yüzünde hayal kırıklığına uğramış gibi bir ifade belirdi. Pasteur, “İngiltere veliaht (kral adayı) Prens’i buraya geliyor olsa gerek” dedi. “Keşke dışarda dursaydık. Gelişini de izleyebilirdik böylece.” Bu içten sözler herkesi çok duygulandırmıştı. Kongre başkanı Pasteur’e “Hayır Bay Pasteur” dedi. “Gelen sizsiniz. Herkesin takdir ettiği ayakta alkışladığı insan sizsiniz.”

Pastörizasyon yöntemi

Pasteur’ün, özellikle mayalanma olayında ve bulaşıcı hastalıklarda mikroorganizmaların sorumlu olduğunu kanıtlaması, kendiliğinden türeme teorisini çürütmesi, şarap, bira, süt, meyve suyu gibi mayalanabilir sıvıların uzun süre bozulmadan saklanabilmelerini sağlayan “pastörizasyon” adlı konserve yönteminin gelişmesini sağladı.

Bu yöntemde, sütü 63°C’de otuz dakika süreyle ısıtmak ve sonra hızlı bir biçimde soğuttuktan sonra sütü kapalı ve sterilize edilmiş şişelere koymak gerekiyordu. Buna benzer bir yöntem (UHT) sütü mikroplardan arındırmak için günümüzde de kullanılmaktadır.

İlk kuduz aşısı

Joseph Meister adlı bir çocuk kuduz bir köpek tarafından on altı yerinden ısırıldığında, anne ve babası çocuğu Louis Pasteur’e getirdiler. Bu bilim insanı daha önce insan üzerinde hiç denenmemiş olan kuduz aşısını çocuğa uygulamakta tereddüt etti. Pasteur bunu ancak, kendisine gelen iki doktorun, çocuğun kuduz hastalığından her durumda öleceğini ve başarılı olursa yöntemin kuduz hastalığına bir çare olabileceğini söylemesinden sonra denemeye karar verdi. Aşının başarılı olması bu öldürücü hastalığın önlenmesi ve aşıların geliştirilmesi için büyük bir adım oldu.1885 yılı Temmuz ayında, Louis Pasteur tarafından bu kuduz aşısının keşfedilip uygulanması insanlığın tarihinde ikinci aşı olarak görülmektedir.1887 Yılı Ocak ayında Mekteb-i Tıbbiye-i Askeriye-i Şâhâne’de ilk kuduz aşısı üretildi ve aynı yıl içinde Kuduz Tedavi Müessesesi kuruldu.

kaynak: wikipedia.org

Osman Nuri Eralp

Ocak 1, 2008 by admin  
Filed under biyolog

Profesör doktor Osman Nuri Eralp (1876 - 1940, İstanbul), Türk bakteriolog ve veterinerdir. Tahsilini İstanbul’da Mekteb-i Tıbbiye-i Mülkiyeyi (Sivil tıp fakültesini) bitirdikten sonra Paris Sorbonne ve Institut Pasteur’de tamamlamıstır.

Osman Nuri Eralp bakteriyoloji ve viroloji üzerine önemli arastirmalar yapmış bir bilim adamıdır. Çalışmalarını özellikle: tüberküloz, tüberkülin, şarbon, sığır vebası, kolera, gonokok, frengi, sütte yaşayan ve sütle bulaşan bütün mikroorganizmalar ve diğer konular kapsamaktadir.

1908 - 1921 seneleri arasında “Ilm-i Ensaç adı altında anabilim dalında İstanbul ve Ankara Üniversitelerinde Histoloji ve Embriyoloji dersleri vermiştir.

kaynak: wikipeia.org

Nicholas Aylward Vigors

Ocak 1, 2008 by admin  
Filed under biyolog

Nicholas Aylward Vigors (1785-26 Ekim 1840), İrlandalı zoolog ve politikacı. County Carlow, Old Leighlin’de doğmuştur. Trinity College, Oxford’da çalışıp, 1817′de mezun olmuştur.

1826′dan 1833′e kadar Zoological Society of London’ın ortak-kurucusu ve ilk sekreterliğini yapmıştır. O yıllarda Royal Entomological Society of Londonı kurmuştur. Linnean Society ve Royal Societyin üyesidir. Çoğunlukla ornitoloji üzerine olan 40 tezin yazarıdır. 1982 yılındaki ölümüne kadar Carlow Borough parlamento üyeliği yapmıştır.

Kaynakça

  • Kavanagh, P. J. (1983). “Nicholas Aylward Vigors, MP, 1786-1840″. Carloviana: [Journal of the Old Carlow Society] 30: 15-19
  • wikipedia.org

Reginald Innes Pocock

Ocak 1, 2008 by admin  
Filed under biyolog

Reginald Innes Pocock (4 Mart 1863 - 9 Ağustos 1947) Britanyalı zoolog.

Pocock Clifton, Bristol’da, Nicholas Pocock ve Edith Prichard’ın dördüncü oğlu olarak doğdu. St. Edward’s School, Oxford’da doğa tarihi ile ilgilenmeye başladı. Edward Poulton’dan zooloji dersleri almaya başladı ve Oxford Müzesi’nde karşılaştırmalı anatomi üzerine araştırma yapmasına izin verildi. Bristol’da University College’da Conwy Lloyd Morgan ve William Johnson Sollas ile birlikte biyoloji ve jeoloji çalıştı. 1885 yılında Natural History Museum’da asistan olarak entomoloji bölümünde bir yıl çalıştı. Arachnida ve Myriapoda koleksiyonlarının sorumluluğu verildi. Aynı zamanda Britanya kuşları koleksiyonunun düzenlenmesiyle uğraştı ve ornitoloji ile yakından ilgilenmeye başladı. Müzede çalıştığı onsekiz yıl içinde yayımladı 200 makale ile Arachnida ve Myriapoda üzerine bir otorite olarak tanınmaya başladı.

1904 yılında müzeden ayrılan Pocock Londra Hayvanat Bahçesi’nin müdürü oldu ve 1923 yılında emekli olana kadar bu görevde kaldı. Emekli olduktan sonra British Museum’un memeliler bölümünde gönüllü araştırmacı olarak çalıştı.

1912 yılında Bombay Doğal Tarih Topluluğu Genel Sekreteri W. S. Millard’ın kendisine gönderdiği bir deriyi incelemesi sonucunda The Field ‘a yazdığı mektupla leoponu (babası leopar, annesi aslan olan melez bir hayvan) tanımladı.

Kısmî bibliyografyası

  • Reginald I. Pocock (1902) Arachnida. Scorpiones, Pedipalpi, and Solifugae
  • Reginald Innes Pocock (1902) Biologia Centrali-Americana. Arachnida.
  • Reginald Innes Pocock (1900) The Fauna of British India (including Ceylon and Burma) - Arachnida cildi.

Kaynakça

  • İngilizce Wikipedia’daki 6 Şubat 2007 tarihli Reginald Innes Pocock maddesi
  • wikipedia.org

John Edward Gray

Ocak 1, 2008 by admin  
Filed under biyolog

John Edward Gray ( 12 Şubat 1800 - 7 Mart 1875 ), İngiliz zoolog. George Robert Gray’in ağabeyidir. Farmakolog ve botanikçi Samuel Frederick Gray ‘in oğludur.

Gray Londra’da British Museum’da zooloji bölümünü 1840′dan 1874 yılbaşına dek idare etmiştir. Müze kolleksiyonlarına ait çeşitli hayvan türleri arasındaki karşılaştırmalara ve bunların yeni türlerle ilişkilerine ait katologlar yayınlamıştır. Bu açıdan dünyanın en iyilerinden biri arasında yer almıştır.

Gray Walsall’da doğmuştur ancak kısa süre sonra Londra’ya taşınmışlardır. Burada Gray önce tıp okumuştur. Babasının yazmakta olduğu The Natural Arrangement of British Plants (1821) kitabının yazımına yardımcı olmuştur. Bir müddet sonra ilgi alanı botanikden zoolojiya dönmüş ve 1824′de British Museum’un zooloji bölümüne kaydolmuştur. Burada John George Children’a sürüngen sınıflandırması için katolog çalışmalarında yardımcı olmuştur.

1833 yılında daha sonra Royal Entomological Society of London’a dönüşecek olan kurumun temellerini atmıştır.

British Museum’da geçen elli yılında 500 civarı makale yazmıştır.

Gray aynı zamanda posta pulları ile de ilgilenirdi. Bu açıdan da ilk kolleksiyonculardan olarak bilinir.

Indian Pond Heron (Ardeola grayii)’ a onurlandırmak için onun adı verilmiştir.

Çalışmaları

  • Illustrations of Indian Zoology (1830-35) ( Thomas Hardwicke ile)
  • The Zoological Miscellany. To Be Continued Occasionally. London: Published by Treuttel, Wurtz and Co. (1831)
  • Catalog of Shield Reptiles (1855 ve 1870)

kaynak: wikipedia.org

Semahat Geldiay

Ocak 1, 2008 by admin  
Filed under biyolog

Semahat Geldiay (d. 1923, İzmir - ö. 27 Şubat 2002), Türk zoolog. Böcek endokrinolojisi konulu araştırmalarıyla tanınır.

1957′de, bu alanda kaleme aldığı iki makalesiyle, yurtdışından araştırmacıların dikkatini çekti ve doktora sonrası eğitim için ABD’ye gitti. Böcekler üstünde yaptığı deneyler, hayvan davranışlarını kontrol eden mekanizmanın temelinde, beyindeki nörosekresyon hücrelerinin bulunduğunu gösterdi. Alanında ilk olan bu çalışma, çok sayıda atıf aldı. Sonraki yıllarda da kendi alanında buluşlarını sürdürdü. TÜBİTAK Bilim Ödülü ve TÜBA onur üyeliği sahibidir.

kaynak: wikipedia.org

Jean-Baptiste Lamarck

Ocak 1, 2008 by admin  
Filed under biyolog

Jean-Baptiste Lamarck (asıl adı Jean Baptiste Pierre Antoine de Monet, Chevalier de Lamarck) (d. 1 Ağustos 1744 - ö. 1829) Fransız doğa bilimci. Evrim konusunda yaptığı çalışmalarla bilinir. “Kazanılmış karakterlerin iletimi” tezi oldukca büyük tartışma yaratmış, genetik aktarım prensiplerinin ortaya konmasıyla görüşleri geçerliliğini yitirmiştir.

Bitki ve hayvan örneklerinin bilgili uzmanlarının kontrolünde sınıflandırılmasını ileri süren modern müze kolleksiyonculuğu kavramını ilk ortaya atanlardandı. Omurgasızların sistematiği ile ilgilenerek temel organların fonksiyonlarını ve yapısını incelemiş, çeşitli solucanlar ve yumuşakçalar arasındaki yüzeysel benzerliklerin altındaki farkları göstermiştir.

Lamarck kendi döneminin ilk büyük botanikçisidir. FLORE FRANÇOİSE(1778) adlı eserinde Fransa da yetişen bitkileri sınıflandırdı. Lamarckizm teorisinde çevrenin, bitkilerin değişmesindeki önemi anlatılır.

Lamarck’ın (1744-1829) Evrim Teorisi’ denince akla gelen ile günümüzde ‘Evrim Teorisi’ denilince anlaşılan arasında çok ciddi farklar bulunmaktadır. Türlerin birbirlerinden değişerek oluştuklarını söyleyen detaylı bir biyolojik teoriyi ilk olarak ortaya koyma ayrıcalığı Lamarck’a aittir. O, uzun yıllar Linnaeus’u takip ederek türlerin sabitliği fikrini savundu.1 Ancak 56 yaşına geldiğinde (1800) evrimci fikirleri savunmaya başladı ve 1809’da, 65 yaşında, en ünlü eseri ‘Philosophie Zoologique’ (Hayvanbilimsel Felsefe’yi) yazdı.

Lamarck, evrim sürecinin yavaş aşamalarla gerçekleştiğini ve birçok nesil geçtikten sonra yepyeni bir türün oluştuğunu söyledi. Evrim, ufak aşamaların zaman boyutu içerisinde birbirine eklenmesiyle gerçekleşen dikey bir aşamaydı ve bu yüzden hissedilemiyordu. Canlıların kompleks ve mükemmel yapısı çok uzun bir zaman sürecinde oluşmuştu.

Fosiller üzerinde çalışmalar arttıkça birçok türün yok olduğu anlaşıldı. Linnaeus’un etkisinde olan 18. yüzyılda bu sonuç kabul edilemezdi; çünkü Linnaeus’un yaklaşımının da etkisiyle türlerin başlangıçtaki şekil ve sayılarını koruduklarına inanılıyordu. Lamarck’ın çözüm önerisi; mevcut türlerin, yok olan türlerin evrimleşmiş hali olduğunu savunmaktı. Böylece yok olduğu söylenen türler, evrimleşmiş yeni türler olarak varlıklarını sürdürdükleri için, yok olmamış oluyorlardı.

Lamarck’ın sisteminde ‘Evrim Teorisi’, ‘Tanrı’nın hikmeti’ ile özdeşleştirilmişti. Burada, türlerin yok olmasının Tanrı’nın hikmetine aykırı görülmesinin sebeplerinin ne olduğu sorulabilir. Birinci sebebin, canlıların varlığının sadece insanlara hizmet olduğunun zannedilmesi şeklindeki yanılgı olduğu söylenebilir; yok olan türlerin insanlara bir yararı olamayacağına göre, bu türlerin varlığı Tanrı’nın hikmetine aykırı bulunuyordu. Her şeyin insan için yaratılmış olduğuna dair hatalı inanç, Tanrısal hikmet adına yanlış anlayışların oluşmasına yol açmıştır. Astronomideki Aristoteles-Ptolemaious sistemi ile biyolojideki Linnaeus’un sistemleri, bu yanlış önkabulden dolayı yanlış sonuçlara varan sistemlerin en önemlileridirler. Evrensel oluşumları sırf ‘insana hizmet gayesi’ ile sınırlamak Tanrısal hikmeti sınırlamak değil midir? Ikinci sebep, Aristoteles’ten beri gelen ‘varlık skalası’ fikri idi. Eğer bazı türler yok olmuşsa ‘varlık merdivenleri’nde eksiklikler olacağı ve bunun Tanrı’nın mükemmel yaratışı ile uyuşmayacağı düşünülüyordu. Hatırlanacağı gibi, ‘varlık skalası’ anlayışında, her tür başka iki türün arasında yer alır, türler arası uçurumlar yoktur ve türler hiyerarşik bir sıralanmayla ‘varlık merdivenleri’nde belirli bir yere sahiptirler. Bu anlayışta eğer bu zincirin tek bir halkası olan bir tür bile çıkarılırsa sistem bozulacaktır. Bu yüzden hiçbir tür yok olamaz. Böylesi zihinsel bir kurgu, Tanrısal hikmetle özdeşleştirilmiş ve doğadaki varlıksal (ontolojik) yapı ile karıştırılmıştır. Bazı türlerin yok olduğunun anlaşılmasıyla, bu sanal kurgunun sadece filozofların zihinlerinden çıkan bir hayal olduğu ortaya çıkmıştır. Sonradan birçoklarının fark edeceği gibi Tanrısal hikmet ile türlerin yok olması arasında bir zıtlık bulmak suni bir sorundur. Tanrı’nın yaratışındaki hikmetleri, insana hizmet veya insanın gözlemiyle sınırlamaktan doğan hatalar yanlış yargılara yol açmıştır. Lamarck bu suni soruna çare bulduğunu düşünüyordu.

Onun çağındaki ünlü muhalifi Cuvier (1768-1833), anatomi ve fosilbiliminde kendi döneminin en yetkin isimlerinden biriydi ve Lamarck’ı, ‘varlık merdivenleri’nde ilerleme (evrim) olduğunu söyleyen fikirlerinden dolayı eleştirdi. Canlılar dünyasında ‘hiyerarşik bir skala’ olmadığını, canlılar dünyasının en aşağıdan en yukarıya dizilmeye uygun olmayacak kadar çok çeşitli olduğunu söyledi. Cuvier’in çağdaşları, onun, Lamarck’ın Evrim Teorisi’ni geçersiz kıldığını düşündüler. Lamarck’ın, yeryüzünün, ufak ve yavaş değişimleri adım adım geçirdiğini düşünmesine karşılık; Cuvier, yeryüzünün, büyük değişimler (katastrofik) geçirdiğini savundu ve türlerin yok olması ile yeni yaratılışları bu değişimlere (Nuh Tufanı gibi) bağladı. Mısır’daki mumyalanmış hayvanlarla günümüz hayvanlarının aynı olmasını, türlerin sabitliğine ve evrimleşmenin, türlerin yok olmasını önleyecek bir mekanizma olamayacağına karşı delil olarak kullandı.

Lamarck, canlılara içkin olan ve onları kompleksliğe götüren bir eğilim olduğunu ve bunun, Yaratıcı’nın canlılara bahşettiği bir unsur olduğunu söyledi. Görüldüğü gibi, sistematik bir şekilde Evrim Teorisi’ni ilk ortaya koyan kişi olarak gösterilen Lamarck, Tanrı’nın varlığını da kabul eden bir evrim görüşü savunmuştur. Bu da Evrim Teorisi’nin mutlak olarak ateist bir görüş olduğu iddiasının yanlışlığını gösteren önemli bir durumdur. Lamarck’a göre, en basit canlılar ‘kendiliğinden türeme’ yoluyla oluşuyordu ve daha sonra en kompleks canlılar baştaki bu ‘kendiliğinden türeyen’ canlılardan evrimleşiyordu. Insan en yüksek mükemmelliği temsil ettiği için, canlılar insana yaklaştıkları ölçüde mükemmeldi. İnsan evrimin en son ürünüydü ve maymunumsu canlılardan evrimleşmişti. Böylelikle Lamarck, Darwin’den önce maymunumsu canlılardan insanın evrimleştiğini açıkça söyledi. Descartes ve Buffon gibi Fransız düşüncesinde etkin olan ve insanla hayvanlar arasına geniş bir uçurum koyan düşünürlere karşı Lamarck, insanla hayvanları evrimsel bir şemada birleştirdi.

Lamarck’ın Evrim Teorisi’nin günümüzde algılanan şekliyle Evrim Teorisi’nden önemli farklarından biri, onun bütün türler için ‘ortak bir ata’yı savunmamış olmasıdır. Buffon ‘kökensel türler’in, diğer türler için ‘ortak bir ata’ olduğunu savunmuş, fakat evrim fikrini reddettiği için tüm türler için ‘ortak bir ata’yı reddetmiştir. Lamarck ise kendiliğinden türeyen birçok basit canlı formundan kompleks canlıların ‘farklı evrimsel çizgiler’de oluşumunu öngördüğü için ‘ortak bir ata’ fikrine tamamen yabancıydı.

Lamarck, çevredeki yavaş değişikliklerin canlılarda yeni ihtiyaçlar doğurduğunu, bu ihtiyaçlar sonucunda canlıların hareketlerinin bedenlerinde değişiklikler oluşturduğunu ve bu değişikliklerin sonraki nesillere aktarıldığını söyledi: Kullanılan organlar sinirsel sıvıdan daha çok faydalanıp gelişiyor, buna karşın kullanılmayan organlar köreliyordu. Bilinen en ünlü örneğe göre zürafaların boyunları yüksek dallardaki yaprakları yiyebilmek için uğraşmaları sonucunda uzamıştır ve bu özellik sonraki nesillere aktarılıp türün özelliği olmuştur. Lamarck’ın bu yaklaşımı türlerin oluşumunu doğal seleksiyon temelinde açıklayan Darwin’inkinden farklıdır. Örneğin Darwinci tarzda uzun boyunlu zürafaları açıklamaya kalkan biri; önce kısa boyunlu zürafaların olduğunu, bazı uzun boyunlu varyasyonlar (çeşitliliğin içinde bir tip) oluşuverdiğini ve bu uzun boyunlu zürafaların daha iyi beslenebilmelerinden dolayı, yani daha avantajlı olmalarından dolayı yaşadıkları, kısa boyunlu olanların ise doğal seleksiyon sonucunda yok olduklarını söyler. Lamarck’ın anlatımında çevresel değişiklikler öncedir, bunlar canlıdaki değişime sebep olur. Darwin’de ise rastgele varyasyonlar önce vardır, doğanın düzenleyici etkisi olan doğal seleksiyon sonra devreye girer.

Mendel’in ve Weismann’ın çalışmaları, Lamarck’ın Evrim Teorisi’nin kalbi olan ‘sonradan kazanılan özelliklerin aktarılması’ fikrinin yanlışlığını gösterdi. Weismann ünlü deneyinde, farelerin kuyruklarını kesti ve birçok nesilde devam ettirdiği bu uygulamanın farelerde hiçbir değişikliğe sebep olmadığını gösterdi. Lamarckçılar’ın sonradan kazanılan özelliklerin aktarılabildiğini göstermek için yaptıkları tüm deneyler sonuç vermedi. Genetik biliminin ve embriyolojinin bilinen tüm çalışmaları çevresel faktörlerin, üreme hücrelerindeki genetik koda etki etmeyeceğini ve embriyonun (yeni canlının), bu genetik koda göre gelişeceğini göstermiştir. Binlerce yıldır sünnet olan Yahudilerin çocuklarının sünnetsiz doğması ve eskiden beri ayaklarını özel ayakkabılarla sıkan Çinli kadınların çocuklarının normal boyutta ayaklarla doğması da Lamarckçı kalıtım modelini yanlışlamaktadır. Darwin de sonradan kazanılan özelliklerin aktarılabileceğini düşünüyordu; ama bu mekanizma, onun teorisinde, Lamarck’ta olduğu kadar önemli değildi. Yeni-Darwinizm’in ise -günümüzde Evrim Teorisi ve Darwinizm ile anlaşılan odur- en önemli özelliği, sonradan kazanılan özelliklerin aktarılmadığı bir evrim modelini savunmasıdır.

Darwin, Lamarck’tan 50 yıl sonra ‘Türlerin Kökeni’ adlı eserini (1859) yazdıktan sonra Lamarckçılık, yepyeni formatlarla savunulmaya devam etti. Ancak 20. yüzyılın ilk yarısında genetikteki ilerlemeler Yeni-Lamarckçılığın ilerlemesini durdurdu. Darwin’in doğal seleksiyon fikrini rastgele, kör bir mekanizmaymış gibi savunanlara karşı Lamarckçılık, canlının çevresel faktörlere tepki verdiğini ve kendine içkin özelliklerle evrildiğini savunuyordu ki bu daha ümitvar bir yaklaşımdı: Hayat, doğanın içinde cevap veren aktif bir unsurdu, çevresel faktörlere karşı pasif bir konumda değildi.

Bazı Marksistler, Evrim Teorisi’ni birçok yönden destekleseler de ‘doğal seleksiyon’ fikrini kapitalizme yakın buldular ve ‘güçlünün hayatta kaldığı’nı söyleyen bu fikre karşı Lamarck’ı desteklediler. Bu da ilerleyen sayfalarda görülecek olan, bilimsel yaklaşımın ideolojiden ve sosyolojik ortamdan bağımsız değerlendirilemeyeceğinin, sosyolojik unsurların bilimsel çalışmanın yapıldığı ortamı (paradigmayı) etkilediğinin sayısız örneklerinden biridir.

Lamarckçı kalıtımın delilden yoksunluğuna rağmen uzun süre savunulmasının en önemli nedenlerinden biri ‘doğal seleksiyon’ mekanizmasının karşılaştığı güçlüklerden kaçınarak Evrim Teorisi’ni savunmak içindir. Bergson ve Spencer gibi ünlü felsefeciler; George Bernard Shaw gibi ünlü bir edebiyatçı; Carl von Nageli, Baldwin, Agassiz, Morgan, Eimer, Cope gibi ünlü bilim insanları ve düşünürlerle daha birçok etkili isim Lamarckçılıktan derinden etkilenmiştir. Spencer, sonradan kazanılan özellikler eğer Lamarck’ın dediği gibi aktarılamıyorsa evrimin doğru olamayacağını söyledi. Birçok düşünür, genel Darwinci yorumlara kıyasla Lamarckçılığı yaratılış ve tasarım fikirlerine daha uygun bulmuşlardır; bu da bazı düşünürlerin Lamarckçılıktan daha fazla etkilenmesinin önemli nedenlerinden biridir.

kaynak: wikipedia.org

Konrad Lorenz

Ocak 1, 2008 by admin  
Filed under biyolog

Konrad Zacharias Lorenz (d. 7 Kasım 1903 – ö. 27 Şubat 1989) Avusturyalı bir etoloji uzmanıdır. Viyana’da karşılaştırmalı anatomi ve hayvan psikolojisi dersleri verdikten sonra, 1940 yılında Konigsberg Üniversitesi’nde profesör oldu. 1949 - 1951 yıları arasında Attenburg Karşılaştırmalı Etoloji Enstitüsü’nü, sonra Buldern’de Max-Planck Davranış Fizyoljisi Enstitüsü’nü, 1954′te de Seewiesen Enstitüsü’nü yönetti.

Lorenz babasının arzusuyla 1922 yılında Columbia Üniversitesi’nde tıp okumak için Amerika Birlişik Devlerleri’ne gönderildi. Columbia’da iki yıl kaldıktan sonra, Viyana’ya geri dönerek çalışmalarını burada sürdürdü. Bir yandan tıp okurken, diğer yandan da koloni halinde yaşayan küçük karga türünün sosyal organizasyon biçimini, bu topluluk içinde yaşayan bireylerin birbirleriyle birer sinyal niteliği taşıyan davranışlarla kurdukları iletişimi araştırıp ortaya çıkarmayı hiç bırakmadı. Kargalar üzerine yaptığı çalışma, zamanın en prestijli dergilerinden birinde basıldı.

II. Dünya Savaşı’nda Ruslara esir düştü ve bir süre esir kamplarında yaşadı. Savaş bitip geri döndüğünde, 1950 yılında ünlü Max-Planck Enstitüsü’mde Karşılaştırmalı Etoloji Bölümü’nü kurdu. Çalışmaları hayvanların doğal ortamlarındaki davranış özellikleri üzerinedir. Bu çalışmalarıyla Lorenz etolojinin gelişmesine büyük katkıda bulundu ve 1973 yılında meslekdaşları Karl von Frisch ve Nikolaas Tinbergen ile birlikte Nobel Tıp ve Fizyoloji Ödülü’nü aldı.

Lorenz’e göre insan ve hayvan davranışının kaynağında endogen nitelikte, anahtar uyarımlarla tetiklenen ve deneyimden bağımsız işleyen, doğuştan verili (kalıtımla devredilen) motorlar vardır (itki, güdümanlamında) Bunun fizyolojik açıklaması ortabeyinde tanımlı belirli hareket kombinasyonlarını sırayla belirmesiyle sonuçlanan bir tetikleme, programı uyandırmadır. Bu davranış programları türeyim tarihinde kendini ispatlamış, mutasyon (kalıtım değişikliği) ve seleksiyon (seçme-ayıklama) ilkelerince geçerlilikleri defalarca sınanmış ve zaman içinde sembolleşerek belirli bir türde alıcı ile verici arasındaki iletişim zemini haline gelmiştir.

Modeli yakından incelersek gerçekliği, biyolojist bir bakışaçısıyla bir tepki dizinine indiremesi yönüyle Nasyonal Sosyalizmin o ünlü söylemi üstün insan ve ari ırk ideallerine malzeme sağlamaktan kurtulamamış olmasına rağmen, davranış bilimin incelemelerinde okkalı ölçüde haklılık payı yok değildir. Son derece nesnel bilgileri akıllara durgunluk veren başarılı bir anlatı yöntemiyle halka mal etmede usta olan ünlü popüler bilim yazarının dilimize kazandırılan örnekleri vardır.

Bunlar:

Antriebe tierischen und menschlichen Verhaltens (1965) Davranışların motorları üzerine

Er Redete mit Viehen, Vögeln und den Fischen (1949) Hazreti Süleyman’ın Mührü (C Kitapları)

So kam der Mensch auf den Hund (1950) Ve insan köpekle tanıştı (C. Kitapları)

Das Sogenannte Böze (1963) Kötülük dedikleri (C. Kitapları)
Acht Sünden des zivilisierten Menscheit (1973)Uygar İnsanın Sekiz Büyük Günahı

Lorenz bu son yayımladığı eserinde, toplumsal düzenin biyolojik temelleri üzerinde durdu.

kaynak: wikipedia.org

Ernst Haeckel

Ocak 1, 2008 by admin  
Filed under biyolog

Ernst Heinrich Philipp August Haeckel (d. 16 Şubat 1834, Potsdam - ö. 9 Ağustos 1919, Jena), yüksek rütbe sahibi Alman bir biyolog ve filozoftur.

Başlıca ilgi alanını evrim oluşturmuştur. Darwinin Almanya’daki çalışmasını ilerletmiştir. Organizmaların biyolojik gelişimi ve türlerin evrimsel gelişimi teorisini geliştirmiştir. Lamarck görüşüne yakın, Darwin’in görüşlerini benimsemiş bir bilim adamıydı. Biyogenetiğin temel yasasını oluşturdu. Bu yasaya göre bireyoluş soyoluşun özetidir. Şube ve ekoloji terimlerini ilk kullanan bilim adamı olmuştur.

kaynak: wikipedia.org

Sonraki Sayfa »

Classement des sites Francophones pagerank Sitemap Generator TopOfBlogs
kral oyun, kraloyun kraloyun kral oyun, çocuk oyunları, free wow server