paris hilton
paris hilton
konut edindirme
1987′de başlayan ve 9 yıl süren KEY hesapları, zorunlu tasarruf gibi çalışanlara geri dağıtılacak. Konuyla ilgili kanun taslağı bitirildi. 3.5 milyon hak sahibini yaklaşık 500 milyon lira bekliyor.. 1995 yılına kadar çalışanlardan 9 yıl boyunca kesilen Konut Edindirme Yardımı hesaplarında biriken para çalışanlara nakit olarak geri dağıtılacak. Emlak Bankası’nın tasfiyesi ile ortada kalan ve Emlak Gayrimenkul Yatırım Ortaklığı bünyesine alınan Konut Edindirme Yardımı (KEY) hesaplarının da aynı Zorunlu Tasarruf Hesapları’nda olduğu gibi çalışanlara nakit olarak geri dağıtılacağını söyleyen Emlak Gayrimenkul Yatırım Ortaklığı Genel Müdürü Feyzullah Yetkin, “Tahminen 3.5 milyon hak sahibi var. Ancak bunlardan 1.5 milyonu şirketleri aracılığıyla bize başvurdu. Diğer hak sahipleri için yeni bir başvuru süresi vereceğiz” dedi. Yetkin, KEY hesapları ile ilgili 17 Ağustos 2001′e kadar bildirim zorunluluğu olduğunu ancak bu bildirimi yapmayan hak sahipleri için yeni bir süre veren kanun taslağı hazırlandığını ifade etti. KEY Hesapları’nın çalışanlara nakit olarak geri dağıtılması için hazırlanan kanun taslağının tamamlanmak üzere olduğunu dile getiren Yetkin, “Kanun çıkar çıkmaz tespit edilebilen hak sahiplerine ödeme başlar. Emlak GYO’nun KEY hesaplarını ödeyecek parası, ödemeyi yapacak gücü var” dedi.
key ödemeleri
key ödemesi kesinleşen liste sonunda ödemeler hak sahiplerine yapılacak. key ödemeleri listesinde yer alacak hak sahipleri ödemeleri kesinleşen adayların yayınlanması sonrası haklarını belirlenen yerlerden alacaklar. konut edinme yardımı olarak bilinen key ödemeleri uzunca bir süre sonra sahiplerine ödenmeye başlayacak ilgili liste açıklandığında sitemizden listeye ulaşabilirsiniz
2012 Kehanetleri
Geçmişteki en eski ve en gelişmiş uygarlıkların en güçlüsü ve 2012 yılı için yaptıkları kehanet! Dünyanın en gizemli uygarlığı Mayalar’dan geriye sadece, çözümü onlarca yıl süren yazılı tabletler kaldı. Hiçbir iz bırakmadan tarih sahnesinden silinen bu görkemli uygarlığın izlerini araştıran bilim adamı ve tarihçiler, dünyanın geleceğiyle ilgili önemli ipuçlarına ulaştılar. Mayalar’ın kriptoyu andıran tabletlerinde dünyanın son çağına gireceği ancak bunun büyük bir tufandan sonra olacağı yazılı. “Uzaylı uygarlık” olarak da tanımlanan Mayalar’a göre dünya bugüne kadar dört çağdan geçti ve her çağın sonunda büyük yıkım yaşandı. Mayalar’ın oluşturduğu takvime bakıldığında da dünyanın yaşayacağı tufan net olarak belli. Mayalar’ın takvimine göre dünya 1 milyon 872 bin günde bir çağ değiştiriyor. Oldukça karışık olan bu takvim bilim adamlarınca ancak yüz yılda çözülebildi. Bu yazıda dünyanın geleceğiyle ilgili Mayalar’ın kehanetlerini okuyacaksınız.
Kehanetleri: Yüzlerce yıl önce yok olan Maya Uygarlığı’nın tabletlerine göre dünya büyük bir tufandan sonra son çağına girecek.
Maya takvimindeki yok oluş tarihi Marduk’la da örtüşüyor. Dünyanın beşinci değişimi bu yüzyılda. Tabletlerdeki Maya takvimi tufanların yaşandığı 4 çağdan sonra sonu yine tufanla bitecek 5′inci çağın 21′inci yüzyılda başladığına işaret ediyor.
Mayalar kim di?: Her şeyden önce Mayalar çok üstün seviyeli dinsel bilgilerle geldiler. Tek tanrı inancındaki eski “Mu Güneş Dini” ne bağlı bir topluluktular. Örneğin Mısır uygarlığı, Mu’dan sonra gelen ve Mu kadar gelişmemiş bir uygarlık olan Atlantis’in bir kolonisiydi. Öyle olmasına rağmen dönemin çok üstünde bir gelişim gösteren bir uygarlık olarak tarih sahnesine çıktılar. Mayalar o anlamda Mısır’dan hem çok daha üstün bilgiye ve daha eski bir geçmişe sahiplerdi. Çok gelişmiş dini sistemleri sayesinde geleceğe ait bazı bilgilere sahip olan Mayalar’ın geleceğe ait olan bilgileri ise geçmişe ait bilgiye sahip olmalarında yatıyordu. “Başlangıç nasılsa son da öyle olacaktır” diye çok eski ezoterik bir söz vardır. Çünkü bazı şeyler yeryüzünde periyodik olarak tekrar ediyor. İşte Mayalar’ı önemli kılan bu ezoterik (gizli öğreticilik) bilgi birikimine sahip olmalarıydı. Mayalar’a göre yeryüzünde meydana gelen en önemli değişimlerden biri de eksen açısıyla ilgiliydi.
Günümüz bilimsel bulguları Mayalar’ın bu bilgisiyle tam anlamıyla örtüşmüş durumdadır.
Mayalar 2012 için ‘zamanların sonu’ diyor. Ancak bu yok oluş anlamında değil fiziksel bir değişim. İnsanoğlu dört kez geriledi ve artık değişim zamanı. Mayalar’a göre; 2012 yılı insanlığın yükselişinin başlangıcı olacak.
Maya Kehanetleri’ne göre 22 Aralık 2012 tarihi dünya için çok önemli. Çünkü bu dönemde içinde yaşadığımız çağ sona ererek yeni bir çağ başlayacak. Büyük bir tufanla gelecek olan bu yeni çağın ipuçlarını ise bilim adamlarına göre iklimsel değişimler sayesinde şimdiden gözlemleyebiliyoruz. “Beşinci kutupsal kayma” olarak adlandırılan bu değişimde daha önceki değişimlerde olduğu gibi yine kutupların manyetik alanının değişmesiyle meydana geleceğini söyleyen Sınır Ötesi Yayınları’nın Genel Yayın Yönetmeni Ergun Candan, dünyadaki iklimlerin değişimini de buna bağlıyor. Candan, “Kutuplar yer veya açı değiştirdiğinde kutuplarda buzlar eriyor. Kaldı ki, küresel ısınma sonucu şu anda Kuzey Kutbu’ndaki buzullar zaten erimeye başlamış durumda. Mayalar’a göre de daha önce yaşanan dört çağda tıpkı bu şekilde sona erdi” diyor.
Dünyanın en az dört kez kutupsal kayma (kuzey ve güney kutbu) yaşadığı bilimsel verilerle kanıtlandı. En son Discovery kanalında dünyanın manyetik alanının belirli periyotlarla nasıl değiştiğini bilimsel çevreler açıkladı. Hatta bilgisayar ekranındaki üç boyutlu animasyonlarla gösterimi yapıldı. Şu anda dünyanın manyetik alanında muazzam bir değişim var. Bunun da en büyük nedeni güneşte meydana gelen değişimler. İlginç olan Mayalar bunu biliyordu. Konunun bir diğer yanı da Mayalar’ın bununla da yetinmeyip, gelecekte tüm insanlığı etkileyecek trajediyi bizlere şifreli bir şekilde duyurmuş olmalarıdır. Bu şifreye göre dünya için 2012 yılı çok önemli.
Yani bu görüşe göre 2012 yılında dünya yok mu olacak?: Mayalar 2012 için ‘zamanların sonu’ diyor. Fakat bu dünyanın top yekun yok oluşu değil, bir fiziksel değişim. Daha önce yaşanan sanki tufan gibi düşünebiliriz. Bu fiziksel değişimlerle birlikte ruhsal değişimler de birbirleriyle orantılı devam ediyor. Her bir büyük fiziksel değişimlerle birlikte insanlık ruhsal değişimde yaşıyor. Şu ana kadar insanlar aşağıya inişi yaşadı. Birincisinde biraz daha kabalaştı, ikincisinde biraz daha, üçüncüsünde biraz daha… Dördüncünün sonunda tam anlamıyla bir dip yaptı. Bu yüzden 2012′yi Mayalar insanlığın yeniden yukarı çıkışın yaşanacağı bir çağ olarak tanımlıyor. Hatta çeşitli dinler bundan Altın Çağ, vaat edilen cennet veya Nirvana gibi bahseder. 2012′nin önemi burada. Aşağıya inen insanlık tekrar yukarı çıkacaktır. Bunun da ilk basamağı 2012′dir diyor Mayalar.
Bugüne kadar Mayalar’ın hangi kehanetleri yerini buldu? Şu anda bilimsel olarak ispat edilen dünyanın dört kez kutup değişimi geçirdiği. Bugün bu durum ispatlanmış durumda. Günümüz insanları bunu yeni keşfetse de, Mayalar bunun farkındaydılar. Bu bile başlı başına önemli bir şey.
Mayalar’la ilgili tüm bu bilgilere nasıl ulaşıldı?: Bütün bunlar dünyaca ünlü astro fizikçi Coterelli’nin bilgilerini bir BBC muhabiri Adrian Gilbert’in derlemesi sonucunda dünya kamuoyuna duyurdu. En önemli buluş da eski Maya kenti Palanque’deki Yazıt Tapınağı’nda buldukları mezar taşının kapağındaki şifreyi çözmeleriyle oldu.
Şifre nasıl çözüldü?: Simetriyle ilgili bilgileri çözerek çok önemli sonuçlara ulaştılar. Kapağın üzerindeki şerit motiflerini simetrik bir şekilde yan yana getirdiklerinde ortaya Jaguar ve bunun üzerinde de bir Yarasa sembolünün ortaya çıktığını gördüler. Mayalar’ın sakladıkları bu sembollerin bir anda belirmesi Cotterel’i şaşkına çevirmişti. Çünkü Mayalar’ın mitolojik yazıtlarında Jaguar beşinci yani bizim çağımızı, yarasa ise ölümü sembolize etmekteydi!… Kapağın üzerinde açık bir şekilde görülen “Güneş Haçı” nın üzerindeki ilikler ise Güneş’in manyetik iliklerini temsil etmekteydi. Bu da Mayalar’ın gizli mesajıydı. Yaşanacak trajedinin sebebi Güneş’te meydana gelecek olan manyetik değişimlerdir!..
Mayalar şaşırtıcı bir astronomi bilgisine sahip bir medeniyetti. Sadece Güneş, Ay ve Mars gibi bugün amatör gözlemcilerin dahi gözlemleyebildiği yakın cisimlerle değil, neredeyse bütün uzak yıldızları, yıldız gruplarını ve bunların hareketlerini gözlemlemişlerdi. Hatta bu gözlemleri sayesinde bir yılı bizim bugün süper bilgisayarlarla hesapladığımız süreden milyonda bir hata payı ile hesaplamışlardı. Zamanı ölçmede hassas hesaplara ulaşmak için döngülerden ve iki ayrı takvimden yararlanmışlardı. Bunların ilki, “kutsal takvim” olarak bilinen ve 20’şer günlük 13 aydan oluşan “Tzolkin” (Gün Sayımı) denen döngüdür. Bu döngü, 13 rakam ve 20 ismin oluşturduğu kombinasyonları içerir ve 260 günlük sürecin bitiş günü “13 Ahau”dur. “Haab” adını taşıyan bir ikinci takvim, bugün bizim kullandığımız güneş takviminin çok benzeridir ve yine 20’şer günlük 18 aydan oluşur. “Uinal” olarak adlandırılan bu 20 günlük ayların toplamı 360 gün yapar ve Maya zaman ölçümünde buna “tun” adı verilir. Normal güneş yılı için gerekli olan 5 artık gün, 5 tanrının adıyla “tun”a eklenir (aynı Mısır ve Sümer’de olduğu gibi!) Her iki döngünün gün sayıları ancak 52 güneş yılı sonra eşitlenir. Tzolkin ile Haab’ın bitişleri aynı güne denk gelir yani, Tzolkin’e göre 13 Ahau gününde, Haab da sona ermiştir.
GÜN SAYISI İSMİ
1 Kin
20 Uinal
360 Tun
7200 Katun
144000 Baktun
İşte Mayaların efsanevi “Long Count” yani “Uzun Sayım” dedikleri süreç, 13 Baktun’a eşittir (1.872.000 gün = 5125,36 güneş yılı) Maya tarihinde “başlangıcı” olarak belirlenmiş noktayı bilmezsek, yukarıdaki hesabı yapamayız. Bizim takvim sistemimize göre bu an, İsa’nın doğduğu varsayılan yıldır. Gregoryen takvimimizde biz bu yılı “0” olarak kabul eder ve öncesini, sonrasını buna göre hesaplarız. Mayalarda da bu tarihin başlangıcı 0.0.0.0.0 günü olmalıdır; yani herşeyin başlangıç noktası Arkeolojik bulgular ve Karbon-14 yöntemi yardımıyla yapım tarihi bizim takvimimize göre büyük bir kesinlikle belirlenen birkaç tapınakta (İzapa, Chichen Itza ve Monte Alban’da) Maya rahiplerinin, yapılış tarihini belgeleyen Uzun Sayım tarihleri de bulunmuş ve yanılma payıyla birlikte Milattan Önce 11 Ağustos 3114 tarihi 0.0.0.0.0 noktası olarak tespit eidlmiştir. Ve buna göre 13.0.0.0.0 tarihi 21 Aralık 2012 gününe denk gelmektedir.
Maya takviminin 21 Aralık 2012′de bitmesinde ne var diye soruyor olabilirsiniz. Aslında bu tarih tespit edildikten sonra araştırmacılarında kafasına takılan soru buydu. Ve ilk akla gelende, astronomide bu kadar ileri bir toplumun bu tarihide bir astronomik oluşumla ilişkilendirmiş olma olasılığıydı. Bu yönde yapılan araştırmalar bu fikrin doğru olduğunu ortaya koydu.
Bilindiği gibi 21 Aralık tarihi yılın en kısa günüdür. John Major Jenkins, 21 Aralık 2012′de gökyüzünde oluşan astronomik konumların, oldukça sıradışı birleşmelere işaret ediyor. Bunların en önemlisi, gezegenlerin ve Ay’ın üzerinde hareket ettiği, “Ekliptik” olarak adlandırdığımız “tutulum çemberi”nin, tam 21 Aralık günü Samanyolu’nun dünyadan görülen ekvatoral çizgisiyle kesişmesi. Bu kesişmenin, modern astronomik ölçümlere göre “galaksimizin merkezi” olduğu belirlenen noktada (süper karadeliklerden biri olduğu düşünülüyor.) gerçekleşmesi, bu tarihi daha da ilginç kılıyor. Ama daha ilginci, 21 Aralık günü Güneş’in de tam “gündönümü” sırasında bu noktayla aynı hizaya gelmesi. Astronomik deyişle “Gündönümü Güneşi”, Ekliptik ile Samanyolu kuşağının “galaksi merkezi” olduğu belirlenen noktayla aynı hizada kesiştiği koordinata yerleşiyor. Bu birleşim, Mayalara göre, “Güneşler” olarak adlandırdıkları devrelerin beşincisinin noktalandığı anı belirlemekte.Maya kozmogonisine göre, dünyanın geçmişi, 13 Baktun’luk (aşağı yukarı 5125 yıl) devrelerden oluşur ve bunların her birinin bitimi, dünya için radikal değişimler ve büyük yenilikler içerir. İçinde bulunduğumuz devre, Mayalara göre beşinci ve son devredir ve 13.0.0.0.0 tarihinde son bulacaktır. Bizim takvimimize göre sözü edilen bu tarih, 21 Aralık 2012′ye denk gelmektedir.
Mayaların bugüne ilişkin öngörüleri,efsaneleri veya kehanetleri ise gerçekten çarpıcı. Buna geçmeden önce bir bilgiyi daha vermek gerekli. İçinde bulunduğumuz galaksi milyonlarca yıldıza sahip olmasına rağmen, galaksimizin merkezi olarak gösterilen nokta yıldız miktarının gayet seyrek olduğu bir nokta. Yaklaşık 25,800 yılda toplam 4 kere (dünyanın presession süresi) galaksi merkezimizle,
” A door into the heart of space and time will open” , Zamanın ve uzayın kalbindeki kapı açılacak
” The cosmos will be reborn or recreated ” , Evren yeniden doğacak, yeniden yaratılacak
” We will reach the Zero Point of the process - a moment of collective spiritual birth ” , Döngünün sıfır noktasına erişeceğiz, toplu ruhsal doğuş anı
“…our basic orientations will be inverted. On the level of human civilization, our basic assumptions and foundation values will be exposed, and we will have the opportunity to embrace values long since driven under the surface of our collective consciousness”
Bizim basit doğamız ters yüz olacak.
Aslında tek önemli tarih 21 Aralık değil 2012 yılı için. Mayaların astronomi birikimlerinde , Boğa takımyıldızındaki Pleiades grubunun ayrı bir önemi var. G Bu yıldız grubunun gökyüzünün tepe noktasından (“Zenith” noktası) geçişi, Mayalar için önemli bir olaydı ve genellikle Tzolkin ile Haab’ın son günlerinin çakıştığı 52 yıllık dönemin sonunda yaşandığı için de fazlasıyla önemsenirdi. Monte Alban’dan İzapa’ya dek birçok kentte, gökyüzünün tepe noktasını gözlemlemek için hizalanmış şaftlara sahip yapılar bulunmuştur. Bu gözlem noktalarında başını yukarı kaldırıp belli bir anda daracık şafttan gökyüzüne bakan gözlemci, yalnızca Zenith noktasını görürdü. Meksika’nın güneyinde, İzapa’nın bulunduğu paralel üzerinde Güneş – Pleiades buluşması, presesyon etkisinden bağımsız olarak her yıl, ilkbahar ekinoksundan 61 gün sonra gerçekleşir. Günümüzde bu tarih, Güneş’in Boğa Burcu’na girdiği 20 Mayıs tarihine denk gelmektedir.
Bu buluşma Zenith’te gerçekleşirse? Mayıs 2000′deki gezegen dizilimini hatırlayacaksınız. Ama ondan çok daha önemli birşeyi çoğunluğumuz bilmiyoruz Mayalarca önemli olduğu yeterince vurgulanan gün, Güneş – Pleiades – Zenith buluşmasıdır ve bu astronomik olayın gerçekleşme tarihi de 20 Mayıs 2000′dir. Mayalar, 13 Baktun’un hemen öncesine denk gelen bu astronomik buluşmayı, bir sürecin başlangıcını işaretlemek için kullanmışlardı Ünlü Kukulkan piramidinin tepesinde, doğrudan Zenith’e yöneltilmiş, çıngıraklı yılan kuyruğu biçiminde bir sütun yer alır. Çıngıraklı yılanın kuyruğundaki “çıngırak” işaretleri, Maya kültüründe Pleiades’in simgesidir. Çıngırağın biraz aşağısında, “Ahau yüzü” olarak adlandırılan bir kabartma vardır ve bu da, Güneş’i simgelemektedir. Bir bütün olarak Kukulkan piramidinin tepesindeki şekil, Güneş – Pleiades – Zenith buluşmasına işaret etmektedir
kaynak: http://my.opera.com/gurbuzcamkerten/blog/show.dml/228564
senin paran benim param
Star TV ekranlarında, yepyeni bir yarışma programı başlıyor! ‘İnsanları dış görünüşlerine göre yargılar mısınız?’ ‘Birinin az mı, çok mu para kazandığını ilk bakışta söyleyebilir misiniz?’ ‘Önsezilerinizi kullanarak sonuca ulaşabilir misiniz?’ Bu yarışma, televizyon ekranlarında bir ilke imza atıyor… 1 Yarışmacı… Farklı işleri ve kazançları olan sekiz ücretli…. Amaç, yıllık maaşı en yüksek olan kişinin maaşını kazanmak…
Karşınızdaki düşük maaşlı bir tezgahtar mı, başarılı bir beyin cerrahı mı yoksa satış elemanı mı? Tek yapmanız gereken sezgilerinizle hareket etmek… Doğru cevabı bilin! En yüksek yıllık maaşı kazanın!Ekranların maddiyatla şahsiyeti birbirine karıştırmayan yarışma programı “Benim Param Senin Paran” yarışmasını, güler yüzlü ve içten tavırlarıyla herkesin severek izlediği bir isim “Şoray Uzun” sunacak.
BBO Yapım’ ın yapımcılığını üstlendiği programın genel yönetmenliğini “Şafak Bakkalbaşıoğlu” yönetmenliğini ise Dilek Alan yapıyor.Heyecan ve gerilimin hiç eksilmeyeceği “Benim Param Senin Paran” yakında StarTV ekranlarında
kaynak:benimparamseninparan.net
şansyolu yarışması
Şans Yolu, iki çiftin büyük para ödülü için yarıştığı heyecanlı bir oyundur. Çiftlerin İki turda ve toplam 15 soruda büyük ödülü kazanabileceği eğlenceli bir yarışmadır. Bu yarışmada, sorulan her sorunun iki cevabı vardır. Ancak cevaplar teker teker gösterilir. Yarışmacılar gösterilen ilk cevabı seçebilirler. Seçmezlerse, gösterilen ikinci cevap yanlış ta olsa, çift onu seçmek zorundadır.
Her doğru cevap sonrasında yarışmacıların karşısına, 18’inin içinde çeşitli miktarlarda para ve 2’sinin içinde “bubi tuzağı” olan 20 kasa gelir. Bu 20 kasadan iki tanesini seçerler. İlk kasanın değeri ekranda göründüğünde yarışmacılar, kasayı alıp almamaya karar verirler. Alırlarsa bu miktar, toplam para ödülüne eklenir. Almazlarsa, ikinci kasayı seçmiş olurlar. İkinci kasadaki miktar daha yüksek ya da daha düşük olabilir ama geriye dönüş imkânı yoktur artık. Her yanlış cevapta ve bubi tuzağı çıktığında sıra diğer çifte geçer.
Yarışma bu şekilde, 10 soru tamamlanıncaya kadar devam eder. 10. sorudan sonra halen yarışmakta olan çift, biriken toplam ödül miktarıyla final turuna geçer.
Finalde yarışmacılarımızın karşısına 6 kasa gelir. Bu kasalardan birinde birinci turda biriken para ödülü vardır. Diğerleri boştur. Yarışmacılar paranın hangi kasada olduğunu bilmez.
Finalde 5 soru daha sorulur ve yine cevapları kabul edip etmeyeceklerine yarışmacı çift karar verir. Ancak yarışmacılar 5 soru tamamlanıncaya kadar cevapların doğru olup olmadığını görmez. Daha sonra cevapları tek tek gösterilir; burada tek kural bilgisayarın önce yarışmacıların doğru cevaplarını (eğer varsa) göstermesidir.
Cevap verdikleri her doğru soruda bir boş kasa elenir. Ne kadar doğru cevap verirlerse para ödülüne o kadar yaklaşırlar. 5 sorunun hepsi de doğru cevaplanmışsa 5 boş kasa elenir, içinde toplam ödül olan kasa kalır ve parayı kazanırlar. Ancak yarışmacılar yanlış olduğunu düşündükleri bir cevap görürlerse bu cevabı almaktan vazgeçerek oyunu durdururlar. Bu durumda yarışmacılar kalan kasalardan birini seçerek içi dolu kasayı bulmaya çalışırlar. Yarışmacıların seçtiği cevap yanlış çıkarsa oyun biter ve parayı kaybederler.
Ama bu aşamada yarışmacı verdiği cevaptan emin değil ve önündeki kasalardan birini de seçmek istemezse sunucu ona içinde para olduğu kesin bir zarf teklif eder. Yarışmacı eğer kasalardan vazgeçip zarfı kabul ederse zarf açılır ve içinde bir rakam görülür burada da aynı kural geçerlidir. Yarışmacıya sorulur elindeki bedeli belli olan zarfa tamam mısın? Yoksa son zarfı mı istersin diye sorulur…
Bu son karara bağlı olarak zarflardaki birindeki parayı kazanmış olur.
kaynak:sansyolu.com
düello
Kendinize ne kadar güveniyorsunuz?
Karşınızdaki oyuncuyu hangi strateji ile elersiniz?
Sinirlerinize ne kadar hakimsiniz?
Hiçbir yarışma programına benzemeyen Düello’da genel kültürünüzün yanı sıra cesaretinizi,blöf yeteneğinizi ve karşınızdaki oyuncuyu yenmekteki kararlılığınızı da gösterin!
Kasada biriken para ödülünü kazanın!
DÜELLO NASIL OYNANIR?
-Kasa 100.000 ytl ile başlar.
-Yarışacak her iki oyuncuya her biri 1000 ytl değerindeki 10′ar tane fiş verilir.
-Yarışmacılar 4 şıklı bir bilgi sorusu sorulur.Bu seçeneklerden sadece 1 tanesi doğru cevaptır.
-yarışmacılar doğru olabileceklerini düşündükleri şıklrı fişleri ile kapatırlar,ancak bu süre içerisinde birbirlerinin cevaplarını kesinlikle göremezler.
-Sorunun doğru cevabı açıklandığında yanlış cevaplar üzerinde duran her fiş toplanıp kasaya ilave edilir.
-Böylece kasadaki miktar devamlı artar.
-Yarışma süresince,yarışmacılardan biri doğru cevap vermediğ taktirde,ya da bütün fişlerini bitirdiği durumda yarışmadan elenir ve Düello’yu kaybeder.
-Arka arkaya 4 düello kazana yarışmacı,o ana kadar kasada biriken paraın tamamını alır.
-Kasa kazanıldıktan sonra,yarışmaya 2 yeni yarışmacı ile tekrar başlanır,kasaya yeniden 100.000 YTL koyulur.
-Bir Düello’da karşısındaki yarışmacıyı eleyen ve o Düello’yu kazanan yarışmacı,bir sonraki Düello’da karşılaşacağı yarışmacıyı Stüdyo’da bulunan 8 yarışmacı adayı arasından kendisi seçer.
-Bir Düello esnasında 2 yarışmacı da aynı soruyu yanlış cevaplarlarsa her iki yarışmacı da elenir.Yeni bir Düello 2 yeni yarışmacıyla başlar.
kaynak:kanald.com.tr
Acun Ilıcalı
Acun Ilıcalı (d. 1970, Erzurum) Türk televizyon programcısı
Kadıköy Anadolu Lisesi’ni bitirdikten sonra İstanbul Üniversitesi İngilizce Öğretmenliği’ni kazandı. Ancak okulu bitirmeyip, televizyonculuğu seçti. Televole, Dokun Bana gibi programların sunuculuğunu yapan Acun Ilıcalı, son yıllarda Acun Firarda, Fear Factor ve Survivor Türkiye-Yunanistan programlarının yapımcısıdır ve sunuculuk görevlerini de üstlenmiştir. Ayrıca, Başta Türkiye’deki üniversiteler olmak üzere, Anadolu’da stand-up gösterileri yapmaktadır. Stand-up gösterilerinde meslek hayatı boyunca başına gelenleri komik bir dille izleyicilere aktarmaktadır.
Show TV’de yayınlanan “Survivor Aslanlar-Kanaryalar” adlı programı sunmakta, ve Kanal D’de yayınlanan ve Uğur Dündar’ın sunduğu “Yoksa Rüya Mı?” programının yapımcılık görevini üstlenmiştir. Ayrıca şuanda show tv de yayınlanan var mısın yok musun adlı yarışmayı sunmaktadır. büyük ödül 500.000 YTL dir. Kişiliği anlaşılması çözülmesi çok zor biridir. Paragöz mü hayırsever mi anlaşılamayan birisidir.
kaynak: wikipedia.org
Çerkes Sürgünü
Adıge Sürgünü, 19.yüzyılda, özellikle 1864 yılında yoğunlaşmak ve başta Adigeler (Çerkesler) olmak üzere, Kuzey Kafkasya halklarının Türkiye’ye yönelik zorunlu göçleri. Büyük Çerkes Sürgünü ya da Göçü ya da Çerkes Soykırımı gibi adlar da verilmektedir.Bu olay sonunda 1 milyonun üzerinde bir nüfus Osmanlı topraklarına yerleşmiştir.
Göçlerin tarihçesi ve siyasal nedenleri
Türkiye’ye yönelik Çerkes göçleri, küçük gruplar halinde 19.yüzyılın ilk yarısında da yapılmıştı. Örneğin 12 Haziran 1828′de Anapa’nın Rusların eline geçmesi üzerine, kentteki Adıge’lerin bir bölümü de Türkiye’ye göç etmişti. Türkiye’nin Karadeniz kıyılarına yerleşen, tarım ve ticaretle geçinen 370 Adıge ailesi vardı. Ayrıca K’emguy derebeylerinden Kaplan-Girey, Şubat 1847′de 1.619 kişisi ile birlikte İstanbul’a yerleşmiş, kölelerinin bir bölümünü de satmıştı.[1]
Bu gruplar Çerkesya ile ticari,vb ilişkilerini de sürdürüyorlardı.
Göçlerin temel nedeni ise, Rus emperyalist politikasıdır. Adıge sürgününde Osmanlı, İngiliz ya da Fransız’ları da sorumlu sayan görüşler vardır. Ama asıl sorumlu olanı Rus hükümetidir. Kırım Savaşı, Rusya açısından Çerkesya’nın stratejik önemini somut bir biçimde ortaya koymuştu. Büyük Rus birlikleri, Adıgeler ile İmam Şamil kuvvetlerinden duyulan kaygılar nedeniyle, İngiliz ve Fransızlarla savaşmak üzere, Kırım’daki cepheye sürülememişti.Bu da Karadeniz yoluyla Türk ve Batı dünyasına açık bir kıyı ülkesi olan Çerkesya’nın stratejik önemini ortaya çıkarmıştı. Burada güvenilmeyen, yıllardan beri Rusları uğraştıran, inatçı, Rus egemenlik alanı içinde bağımsız bir ada oluşturan, kültürlü ve üstelik de Müslüman olan bir nüfus bulunuyordu. Fırsat bulduklarında Adıgeler, deniz yoluyla batıdan yardım alabilecek ve hızla kalkınabilecek bir konuma ve toplumsal yapıya sahiptiler.[2] Adıge tarımı ve hayvancılığı da, çağına göre çok ileri durumdaydı.[3] Ortodoks Hıristiyan’ların koruyuculuğunu üstlenen yayılmacı Rusya, kendi politik çıkarları açısından, bütün bir Rusya’daki Müslüman nüfus yanında,özellikle Batılı ülkelere açık olan,yani Karadeniz kıyısında ya da yakınında yaşayan Müslüman toplulukları (Adigeler, Abazalar, Nogaylar ve Kırım Tatarları,vb) gerekirse yok etmek ya da iyice etkisizleştirmek istiyordu. Bunlar Rus makamlarınca görüşülen ve üzerinde durulan konular idiler.[4]
Bu amaçla, yani Kuzey Kafkasya halklarının Türkiye’ye göç ettirilmesi programına geçerlik ve ivedilik kazandırmak için, General M.T.Loris - Melikov 1860′da İstanbul’a gönderildi. Amaç, Kuzey Kafkasya Müslüman nüfusunun Türkiye’ye transferinin Rusya açısından yaşamsal bir önem taşıdığını İstanbul’daki Rus büyükelçisine kavratmak idi.[5] Bu doğrultudaki Rus diplomatik girişimleri sonucu Osmanlı hükümeti, Rusya’dan, özellikle Kuzey Kafkasya’dan gelecek bir Müslüman nüfusu kabul etmeyi ilke olarak benimsedi ve karşılıklı göç komisyonları devreye sokuldu; ilk aşamada, yani 1860-1861 yıllarında 10 bin Kabartay [6] ve buna ek bir Müslüman Oset nüfusunun Osmanlı topraklarına göç ettirilmesiyle işe başlandı. Kabartay ve Osetleri göçe zorlamak için derebeylerinin ve köylülerin topraklarına el konuyor, küçük köyler kaldırılıp daha büyük köylerde birleşmeye zorlanıyordu.Ruslar göçü teşvik için bazı ajan ve derebeylerine gizlice para da veriyorlardı.Kabartayların öncülüğünde başlatılmış olan bu göç olayına, daha sonraları İstambulak’o (İstanbul’a Göç; İstanbul Yolculuğu) adı verilmiştir. Kabartay ve Müslüman Oset göçlerinin başlatılmasının bir başka nedeni de, daha batıdaki Adıge nüfusuna yönenlik etnik temizlik ve dış sürgün ya da deportasyon olayını gizleme ve olası tepkileri geçiştirme kaygısıydı. Irkçı ve yayılmacı Rus yönetimi, insanlığa karşı bir suç işlemekte olduğunun elbette bilinci içindeydi.
Daha sonra 22 bin Çeçen ve onlarla birlikte, yine bazı Müslüman Osetler de Türkiye’ye gönderildiler[7]. Bu tür yöresel, kısmi ve etnik coğrafyayı kökten yok etmeyen göçler, aralıklarla 20.yüzyıl başlarına değin sürdü. Bu tür göçlere, Dağıstan halkları, Abhazlar, Karaçaylılar, vb de katıldılar.
Adıge’lerin Sürgün Edilmesi
1860 yılı başlarında, Rus egemenlik alanı içinde, ele geçirilememiş bir ada biçiminde ve çözümlenmemiş bir sorun olarak, sadece Adıge ya da Çerkes sorunu bulunuyordu. Dış kışkırtmalarla da alevlendirilen ve yüreklendirilen bir Çerkes direnişi vardı. Ruslar bir türlü Çerkesya’ya söz geçiremiyor ve boyun eğdiremiyordu. Özellikle Karadeniz kıyısı boyunca ve doğuda Byelaya (Şhaguaşe) Irmağına değin yayılmış olan demokratik Çerkes (Abadzeh, Natuhay, Şapsığ, Hak’uç, Vıbıh, Aibga, Ahçipsov, Ciget ve Pshu) toplulukları başkalarına boyun eğmeye alışık değildiler ve özgür yaşamlarını sürdürmek istiyorlardı. Yarı feodal Adıge toplulukları (Bjeduğ,K’emguy,Mahoş,Yegerukay,Kuban Kabartay,Besleney,vd) ise,1859′da Ruslara boyun eğmişlerdi.Ruslar batıya doğru ilerleyerek Şhaguaşe (Byelaya ya da Belaya) Irmağına ulaşmış,Adıgeleri dar bir dağlık alana sıkıştırmış,verimli tarım topraklarının hemen tamamını ele geçirmiş ve yaşamsal önemdeki ekonomik kaynaklarını da yok etmiş bulunuyorlardı.
Rus tarafında sorunun çözümü konusunda,öteden beri iki farklı görüş vardı: Çerkesleri topraklarından sürerek yok etmek; Çerkeslerin dostluğunu kazanarak sorunu, zaman içinde barışçı yollarla çözmek. Sürgün tezini, ilk kez, 1857′de, Rus Kafkasya Ordusu Kurmay Başkanı General Milyutin öne sürdü, Adıgelere boyun eğdirmek için, Adıgelerin en az bir bölümünün kuzeydeki Don Havzası yöresine sürülmesini önerdi, ama Rusya’daki diğer Müslümanların da tepkisini çekebileceği ve yeni sorunlara yol açabileceği kaygısıyla öneri sakıncalı bulundu [8]. Karşıt görüş olarak, General Filipson, Karadeniz kıyısındaki Çerkeslerin Türkiye ile ticaretlerinin serbest bırakılması halinde sorunun barışçıl yollarla da çözümlenebileceğini savundu [9]. Ama 1861′de Rusya’da demokratik reformlar çerçevesinde toprak köleliğinin (serflik) kaldırılmasıyla, büyük bir toprak isteği belirmişti.Karadeniz kıyısında yaşayan Vıbıh ve Cigetler (Abazin) ile içerideki Abadzeh toplululuklarının Türkiye ile erkek,özellikle haremler için kadın ihracına dayanan önemli bir köle ticareti vardı.Vıbıhların bir bölümü köleleri ve köle ticareti nedeniyle zengindi,bu nedenle zengin kişiler olan Vıbıhlar,yoksul kişiler olan Abadzeh,Ciget (Abazin) ve Abhazlar gibi kendi kölelerini değil,özellikle Abadzeh bölgesi köle tüccarlarından temin ettikleri köleleri,özellikle güzel köle kızlarını Osmanlı haremleri için Türk köle tüccarlarına satıyor,bu işten büyük paralar kazanıyorlardı. Vıbıh zenginlerin etkisindeki Adıgelerin kıyıdaki konumlarını yitirmelerini kabul etmeyeceklerini,ayrıca 1861′de özgürlüğüne kavuşan eski Rus toprak kölelerinin (mujik) toprak gereksinimlerini de dikkate alan Kafkasya Ordusu Komutanı General Prens Baryatinski, Milyutin’in raporunu daha köktenci bir anlayışla ele alıp geliştirdi ve Çerkeslerin toplu olarak Osmanlı topraklarına göderilmesini, Adıgelerden boşalacak yerlere de Rus mujiklerin ve Kazakların yerleştirilmesini Çar’a önerdi. İyi bir planlama yapılması halinde, sürülme olayının fazla bir sorun yaratmayacağı da öneride belirtiliyordu. Öneri, 1861′de bir devlet politikası olarak Rus hükümetince benimsendi.Tam bu sıralarda,belirleyici bir nitelikte,1855′te Çerkes köle ticaretini yasaklamış olan Osmanlı Devleti de,”Çerkes kölelerin kötü durumda olmadıkları” gerekçesiyle Çerkes köle ticaretini yeniden serbest bıraktı (Doç.Dr.İsmail Parlatır,Tanzimat Edebiyatında Köleleik,Ankara,1987,s.18-19).Bu da kuşkusuz Çerkes köle sahiplerinin bekleyebileceği sevindirici bir karardı.Adıge sürgününde köle sahipliğinin de önemli bir payı vardır.
Adıgeler Rus hükümetinin niyetini az çok kavramakta gecikmediler.Büyük bir felaketi önlemek için uzlaşma yolları aramaya başladılar. Bir yandan da, gerekirse sonuna değin direnmek amacıyla, Haziran 1861′de Abadzeh, Şapsığ ve Vıbıh bölgeleri birleşti.Soçi (Saçe/Шъачэ) yakınlarında bir Ulusal Meclis ile bu meclise dayalı ve 15 üyeli bir Meclis Yönetimi oluşturuldu. Yeni yönetim, sığınmacılarla birlikte 1 milyonun üzerinde bir nüfusu temsil ediyordu.
Eylül 1861′de Çerkes temsilciler, Maykop yakınlarındaki Hamketi (Хьамк1эт1ый) istihkamını ziyaret eden Çar II.Aleksandr ile görüştüler ve yerlerinden sürülmemeleri koşulu kabul edildiğinde uzlaşmak istediklerini belirttiler.Özellikle Vıbıhlar bu isteği vurguladılar ve Çar’a yazılı olarak koşullarını sundular.Ama Adıgeleri sürmekte kararlı olan ve hiçbir ödüne yanaşmayan Çar,Çerkes temsilcilere: “Ya Türkiye’ye göç edin ya da Kuban Irmağı boylarında gösterilecek olan yerlere yerleşin, kararınızı da bir ay içinde General Kont Yevdokimov’a bildirin” dedi. 1 milyonu aşkın bir nüfusun binlerce yıldan beri yaşadıkları kıyı bölgesinden kaldırılıp Rus askerleri ile Kazak milisleri denetimindeki sıtma yatağı bir bataklık, bir ölüm tarlası olan Kuban Irmağı boylarına yerleştirilmesi önerisi, makul bir öneri olamazdı, sadece “yasak savma” kabilinden bir alternatif olabilirdi. Bölgeye daha yakın bir alanda yaşayan bazı Abadzehler, Çar’ın toprak takası önerisini kabul etme eğilimi gösterdiler, ama kıyıda yaşayan Şapsığlar, özellikle direnişi hararetle savunan Vıbıhlar öneriyi ve Çar’ın diğer koşullarını (Tutsak askerlerin, sığınmacılar ile asker kaçaklarının koşulsuz teslimi,vb) kabul etmediler.Vıbıh zenginler çalışmaz,nüfusun dörtte birini oluşturan kölelerinin sırtından geçinirlerdi.Rusya’nın 1861′de köleliği kaldırmış olması,Türkiye’nin de 1855′te yasaklamış olduğu Çerkes köle ticaretini,bir taktik olarak 1860′larda yeniden serbest bırakmış olması,bir Vıbıh-Rus uzlaşmasını da olanaksız kılıyordu.Vıbıhlar komşuları Abazalar (Abazin) üzerinde etkili oldukları gibi,Şapsığ ve Abadzehleri de birlikte savaşa yönlendiriyorlardı (bk.L.İ.Lavrov,Vubıkhlar Hakkında Etnografik Bir Araştırma,Kafkasya Gerçeği Dergisi,Samsun,1992,sayı 8,s.46-59;Doç.Dr.İsmail Parlatır,Tanzimat Edebiyatında Kölelik,Ankara,1987,s.18-19;V.T.Polovinkina,Çerkesya,Gönül Yaram,Ankara,2007,s.252-253).
Rus tarafının, yani Çar II.Aleksandr’ın katı tutumu sonucu bir uzlaşma sağlanamadı. Rus hükümeti 1862 yılı başında, “Çerkeslerin Rusya dışına göç etmelerine izin veren” bir karar çıkardı. Ruslar 1856 Paris Antlaşması nedeniyle donanma bulunduramadıkları Karadeniz kıyısından çıkartma yapamıyorlardı.Bu nedenle Adıgeleri karadan müstahkem hatlarla çember içine aldılar ve çemberi kıyıya doğru daraltmaya başladılar. Rusların bu iş için 300 bini bulan büyük bir askeri gücü görevlendirdileri bilinmektedir.1862′de, karların erimesiyle birlikte, Rus birlikleri harekete geçtiler,direnenleri öldürmeye,köyleri ateşe vermeye,boşaltılan yerlere Kazak stanitsaları (müstahkem köy) yerleştirmeye başladılar. Bir yıldan fazla süren sert ve kahramanca bir direnişten sonra, Ruslar, Temmuz 1863′te Abadzehleri, Ekim ayında da Şapsığları ateşkes istemek zorunda bıraktılar. Abadzehlerin bir bölümü Kuban boylarına yerleşmeye, bir bölümü de Türkiye’ye göç etmeye başladı. Rus askeri hatlarından uzakta bulunan Vıbıhlar ise,Kırım Savaşı gibi bir Rus-Avrupa savaşı olacağını düşünerek,zaman kazanmayı ve beklemeyi yeğlediler. Ateşkes antlaşmasına göre, Şapsığlara kış koşulları ve herhalde Osmanlıların da istemeleri nedeniyle, 6 Mart 1864 günü akşamına değin yerlerinde kalma süresi verildi.Bu arada Adıgelere yönelik genel Rus askeri harekatı da, 6 Mart 1864 günü akşamına değin olmak üzere, geçici olarak durduruldu.
Rus askeri birlikleri 1864 yılı Şubat ayı sonlarında,yani karların erimesiyle birlikte harekete geçtiler.Ateşkes imzaladığı için artık direnmeyen Şapsığ toprakları üzerinden yürüyerek, Mart 1864′te henüz boyun eğmemiş olan Vıbıh bölgesine ulaştılar. Ruslar, Vıbıhlardan gelen anlaşma ya da uzlaşma isteklerini, zaman kazanma taktiği de sayarak reddettiler.19 Mart 1864′te Vıbıhlar bir direniş denemesinde bulunduktan sonra dağıldılar ve 24 Mart 1864′te ateşkesi kabul ettiler. Ertesi gün, yani 25 Mart 1864′te Vıbıh bölgesinin merkezi durumundaki eski Navaginsk Kalesi de (Soçi), savaşsız Rusların eline geçti [10]. Ruslar, daha güneydeki dağlık kesimlerde yaşayan küçük Abaza (Abazin) topluluklarının barındıkları Aibga, Ahçipsov, Ciget ve Pshu yörelerini,yani şimdiki Gagra yöresini, Nisan ve Mayıs aylarında kontrol altına almayı,direnen Aibga topluluğuna 12 Mayıs 1864′te boyun eğdirmeyi başardılar; bu küçük toplulukları da Türkiye’ye göç ettirdiler ve işgal edilen bütün bu Çerkes topraklarını “Kuban Ordusu Yönetimine” verdiler [11].Ama Şapsığ ve Vıbıhların komşusu olup 1864′te Ruslara boyun eğmeyen ve dağlarda yaşayan Adıge Hak’uç topluluğu direnişini,yer yer 1870′li yıllara,tükeninceye değin sürdürdü (T.V.Polovinkina,Çerkesya,Gönül Yaram,Ankara 2007,s.281-285).Sonuç olarak bazı Çerkes toplulukları tamamen silindiler: Vıbıhlar (25 binden 1880′de 80′e düştüler), Cigetler, Aibga, Ahçipsov ve Pshular (hepsi 17 bin kadardılar,silindiler)[12]. Bazıları da tükenme noktasına geldiler ya da iyice azaldılar: Abadzehler (1864′te 260 binden 1880′de 14.660′a ), Natuhaylar (240 binden 175′e), Şapsığlar (300 binden 4.983′e), Hak’uçlar 83′e,doğuda Kuban ve Laba ırmakları boylarında yaşayan yarı feodal topluluklar olan K’emguylar 80 binden 3.140′a, Bjeduğlar 60 binden 15.263′e düştüler, vb [13].
Çerkesya’dan Sürülenlerin Sayısı
Rus kaynaklarına göre, 1863-64 yılları süresince 418 bin kişi Türkiye’ye “göç” etmiştir. 1858-65 yılları arasında göç edenlerin toplam sayısı da 493 bindir. Bu bağlamda 45.023 Natuhay, 27.337 Abadzeh, 165.626 Şapsığ, 74.567 Vıbıh, 11.873 Ciget, 10.500 Bjeduğ, 30 bin Abaza (Abazin), 4 bin Besleney, 15 bin K’emguy, Mahoş, Yegerukay, 30.650 Nogay, 17 bin Kabartay ve 23.193 Çeçen Türkiye’ye yerleşmiştir[14]. 1864 öncesinde tamamı 25 bin dolayında düşünülen [15] Vıbıhların sayısının 74.567 olarak verilmesi ise, Vıbıh limanlarından Türkiye’ye gönderilenlerin tümünün Vıbıh yazılmaları ile açıklanabilir. Ancak bütün bu sayılar, Ruslarca kayıt altına alınmış ve büyük bir olasılıkla düşük tutulmuş olan sayılardır.
İngiliz savaş tarihçisi W.E.D.Allen’e göre, o zamanki Türkiye topraklarına yerleştirilmiş olan Çerkeslerin (Adıge) sayısı 600 binden fazladır [16]. Amerikalı Justin McCarthy, sürülen Çerkes ve diğer Kafkas topluluklarının sayısının 1.200.000 dolayında olabileceğini, bunun ancak 800 bin kadarının hayatta kalabildiğini belirtiyor. Sağ kalan nüfusun 600 bini 1856-64 arasında, 200 bini de 1864 sonrasında göç etmiştir [17]. Şu durumda Allen ve McCarthy’nin 1864′te Türkiye’ye yerleşebilen nüfusa ilişkin tahminleri uyuşmaktadır. General İsmail Berkok’a göre ise, sayı 1 milyon kadardır[18]. Bütün bunlar, kuşkusuz tahmini sayılardır. Sayıyı daha az ya da daha çok olarak gösteren kaynaklar da vardır. Ancak, Adıge-Çerkes kaynakları, genellikle 1.500.000 sayısı üzerinde birleşmektedirler.
Sürgüne katılan nüfusun en az dörtte birinin yolculuk, kamp yaşamı ve yeni yerleşim yeri sırasında öldüğü kabul edilmektedir. Rusların doğrudan öldürdüğü Adıge sayısı ise 500 binden fazla olarak tahmin edilmektedir[19].
W.E.D.Allen’e göre, 1864 Çerkes sürgünü sırasında birkaç bin Abhaz da, Abhazya’dan bir “kaçış” biçiminde ayrılıp Türkiye’ye sığınmıştır[20].
Sürgün olayının bindirme limanları kuzeyden güneye Taman, Anapa, Novorossiysk, Gelencik, Tuapse, Soçi, Kosta, Adler, Gagra, Sohum, vb gibi Karadeniz limanlarıdır. Çerkesya’yı boşaltma işi 1864 yılı Haziran ayı ortalarında tamamlanmış, kuzeyde Kuban Irmağından güneyde Bzıb (Psıbe) Irmağına değin uzanan Karadeniz kıyıları ile hinterlandında tek bir Çerkes bile bırakılmamış, ülke korkulası ıssız bir cangıla dönüştürülmüş, bütün Çerkes yerleşim birimleri istisnasız ateşe verilip yakılmış,tarlalar atlara çiğnetilmiş ve meyve ağaçları bile askerlerce bir bir kesilmiştir.Amaç,olası bir Adıge dönüşüne fırsat ya da dağlarda direnenlere,yani Hak’uçlara (Хьак1уцу),vb yararlanacakları hiçbir şey bırakmamak idi.
Orta Kuban ve Orta Laba ırmakları solundaki bataklık ovalara yerleştirilenlerle birlikte,bu yerlerde toplanmış olarak,geride sadece 80 bin kadar bir Adıge nüfusu kalmıştır[21].
İndirme Yerleri
Adıge sürgünü sırasındaki Rus politikası, Çerkes nüfusu bir an önce Rusya sınırları dışına göndermek ve onlardan ebedi kurtulmak biçiminde uygulanmıştır. Karadeniz kıyısına yığılan sivil nüfus, nine ve dedelerce de doğrulandığı gibi, Rus askerlerinin süngü ve dipçik darbeleriyle de zorlanarak, bazı durumlarda oturmaya bile yer kalmayacak biçimde ve yığınlar halinde gemilere doldurulmuştur. Bu yüzden zayiat da büyük olmuştur. Osmanlı yönetimi ile koordineli olarak, Batum, Trabzon, Giresun, Ordu, Samsun, Sinop, kefken şimdiki Akçakoca, Burgaz, Varna ve Köstence’de göçmen kampları kurulmuştur. Bu yerler açlık ve salgın hastalıklar nedeniyle, kısa sürede ölüm kamplarına dönüşmüştür.1864′te Türk yönetiminde olan Batum’a 70 bin, Trabzon’a ilk posta 24.700 (19 bini öldü), ardından 63.900 Çerkes (günde 180-250 kişi ölüyordu), Samsun’a da 110 bin Çerkes (günde ortalama 200 kişi ölüyordu) çıkarılmıştır[22]. Kısa bir süre içinde kampların çevreleri yer yer toplu Çerkes mezarlıklarına dönüşmüştür.
1863′te daha çok Natuhay ve Abadzehler ile yarı feodal topluluklar,1864′te ise Şapsığ, Hak’uç, Vıbıh ve Cigetler göç etmişlerdir. Bu arada salgın hastalıklar nedeniyle İstanbul’a göçmen sokulması yasaklanmış, sevkiyat Balkanlar’a yönlendirilmiştir.
Kuzey Anadolu limanlarına çıkarılan göçmenler şimdiki Ordu, Samsun, Tokat, Amasya, Sinop, Yozgat, Düzce, Adapazarı, Kocaeli, vb gibi, o zamanlar boş durumda olan yerlere yerleştirilmiştir. Çerkeslere küçük ölçekli ve dağınık yerler tahsis edilmiş, belli yerlerde öbeklenmelerine, özellikle toplulaşmalarına fırsat tanınmamıştır. Çünkü “Çerkeslerin kötü ve saldırgan kişiler oldukları” biçiminde etkili bir Rus dezenformasyonu vardı. Osmanlı yönetimi de Çerkeslerin toplu bir etnik güç olmasını istemiyordu. Toplu yerleşim, sadece İç Doğu’daki Uzunyayla yöresinde (Kabartay, Hatukay, vb) küçük ölçekte gerçekleşebilmiştir. Sonuç olarak Kuzey Anadolu’ya yüzbinlerce Çerkes yerleştirilmiştir. Bunlara toprak ve hayvan verilmiş, parasal yardım da yapılmıştır.
Balkanlar’da özellikle Tuna Irmağının güney boylarında şerit gibi uzayan ve yer yer toplulaşan Adıge yerleşmeleri oluşmuştur. Köstence, Varna, Silistre, Rusçuk, Plevne, Vidin, Niş, Burgaz, Kazanlık, Eski Zağra, Filibe, vb yörelerde, şimdiki Kosova, Makedonya, Arnavutluk ve Trakya gibi yerlerde irili ufaklı Çerkes yerleşim birimleri oluşmuştur. Adıgeler çoğunca köy köy ya da öbek öbek, dağınık halde yeni yerlerine yerleştirilmişlerdir. Şapsığ ve Abadzehler, daha çok etnik Adıge köyleri oluştururken, Vıbıhlar başka etnik kökenli köylere de yerleşmişlerdir.Şapsığ ve Abadzehler Gümüşhane,Bingöl ve Bitlis gibi ücra yerler de dahil şimdiki Türkiye’nin 50 kadar iline,Irak, Ürdün,Suriye, Lübnan,İsrail,Kıbrıs,Mısır,Libya (Mısrata kenti ve çevresinde ),Tunus,vb yerlere,Vıbıhlar da,daha az sayıda olmak üzere onların içlerine ya da yakınlarına yerleşmişlerdir.
Kabartay, Bjeduğ, K’emguy, Besleney, Abaza ve Nogay gibi, daha önceleri Rus yönetimine girmiş olan yarı feodal toplulukların göçleri daha derli toplu olmuştur. Bunların soyluları mallarını elden çıkarıp köle ve taraftarlarını da yanlarına alıp, öncesinden belirledikleri yerlere göç etmişlerdir. Kabartaylar , daha çok Kayseri (Pınarbaşı), Tokat, Sivas Yıldızeli, Kahramanmaraş, Adana, İçel,Eskişehir,Balıkesir Bandırma,vd illere,Besleneyler Amasya,Çorum,Ankara,Düzce,Sakarya Hendek,vd illere,Barakaylar Bilecik,Sakarya,vd illere,Abazalar Kayseri (Pınarbaşı),Adana,Sivas Yıldızeli,Yozgat, Eskişehir,Bilecik,Bursa,Kütahya, vd illere,Hatukaylar Kayseri Pınarbaşı,Bolu,vd illere, Bjeduğlar Çanakkale Biga’ya, sonraları Balkanlar’dan Suriye’ye, K’emguylar Bilecik Bozüyük’e,Kocaeli ve Düzce’ye,Mahoşlar Samsun’a,Nogaylar Adana ve Osmaniye taraflarına yerleşmişlerdir.
Balkanlar’daki Çerkes yerleştirmeleri sırasında, Osmanlı yönetimi Sırp ve Bulgar nüfusu rahatsız edici (toprağı Hıristiyan köylülerden alıp Çerkeslere verme,Hıristiyan nüfusa Çerkesler için ev yapımına yardım etme yükümlülüğü yükleme, angarya işleri, vb) davranışlarda bulunmuştur. Bu da, yönetimi aşıp Çerkeslerin aleyhine dönüşen tepkilere yol açmıştır[23]. Ayrıca Sırp ve Bulgar ayaklanmalarını bastırma işinde Çerkes milislerin de görev almış olması, tepkileri giderek düşmanlığa dönüştürmüştür.
1878 Berlin Antlaşması gereğince, Türkler ve diğer Müslüman topluluklar ayrı tutularak, sadece Balkanlar’daki Çerkes nüfusa, bütünüyle Osmanlı Devleti’nin Asya ve Afrika’daki topraklarına sürülme cezası verilmiştir. Bugün Anadolu’nun Marmara, Ege, Akdeniz, İç,Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerindeki ana Çerkes nüfusu, daha çok bu Balkan muhacirlerinin torunlarından oluşmaktadır. Balkanlar’dan sürülenler, ayrıca şimdiki Suriye, Lübnan, Filistin (şimdi İsrail), Ürdün, Irak, Mısır, Kıbrıs, Tunus, vb yerlere de götürülerek yerleştirilmiştir. Balkanlar’dan sürülenlerin sayısı üzerine 200 binden başlayıp 600 bine ulaşan tahminler yürütülmektedir.
Şimdi Balkanlar’da Bulgaristan’da 4 köy (Varna, 1.300) olduğu bilinmekte, ayrıca Romanya, Kosova ve Makedonya’da da küçük Adıge kalıntıları bulunmaktadır. Türkiye Trakyası’nda Kırklareli’nin Vize ilçesinde, Tekirdağ’da ve İstanbul’un Silivri ilçesinde, vb yerlerde varlığını korumuş bazı köy ve köy kalıntıları ile perakende gruplar da vardır.
1864 Sonrasındaki Göçler ve Nedenleri
Türkiye’ye gönderilmeyen ya da dağlarda saklandığı için gönderilemeyen çok küçük bir Çerkes nüfusu da (Şapsığ,Hak’uç,Vıbıh,Ciget,Abadzeh,vb) Orta Laba ve Orta Kuban ırmakları soluna götürülüp yerleştirilmiştir.Bu arada dağlara sığınmış olup saklanmaktan vazgeçenler de,fırsat buldukça Kuban boyundaki Çerkeslere katılmıştır.Buralarda stanitsalarda (Kazak köyü) yaşayan ve çoğunlukta olan Rus Kazakları tarafından denetlenen yarı feodal Adıge topluluklarının bazı kalıntıları (Bjeduğ,K’emguy,Kuban Kabartayları,vb) barınıyorlardı.Bu nüfusa,iç sürgün yoluyla,özellikle Abadzeh ve Şapsığ nüfusu da eklendi.Bu yeni nüfusa Byelaya (Şhaguaşe) Irmağı ile Laba Irmağı arasındaki yerlere yerleşme,ama Laba’nın doğusuna (Base Ovasına) geçmeme talimatları verilmişti.Bu yerler,o zamanlar için yer yer bataklık,sivrisinek ve sıtma yatağı ölüm tarlaları halindeydi.Dönemine göre ileri bir tarım ve çalışma tekniğine sahip olan Adıgeler,en uygun gördükleri yerlerde,gözetim altında köylerini kurdular.Ama her taraftan silahlı Rus Kazaklarının sıkı denetimi altındaydılar;ayrıca Rus topları da yıllarca Adıge köylerine çevrili tutulmuşlardı.Bu yerlerdeki Adıgelerin toplam sayısı 1864′te 80 bin kadardı [24].
Adıgelerce,imece usulüyle su tahliye arkları kazılarak bataklıklar kurutuldu,bentler ve sulama kanalları oluşturularak tarlalara su götürüldü.Rusya’daki sanayileşme hareketine koşut olarak,buğday ve mısır dışında,sanayi ürünleri olarak,özellikle tütün ve şeker pancarı ekimi önem kazandı.Hayvancılık,arıcılık,avcılık ve balıkçılıkta da becerikli olan Adıgeler hızla toparlanmaya ve zenginleşmeye başladılar.Altın ve gümüş işlemesinde de,geleneksel olarak ileri ve çok usta kişiler olan Adıgelerin içinden kuyumcu,sarraf ve deri tüccarları zümresi oluştu (Adıge ataları Sind ve Meotlar’ın da altın işleme ve sanat alanlarında çok usta ve yetenekli oldukları arkeolojik kazılarla da kanıtlanmaktadır,bk.Vikipedi-Adigey,Ekonomi bölümü).Zenginleşme sonucu birçok Adıge Türkiye’ye gidip gelmeye ve akrabalarını aramaya başladı.Ayrıca “Geguak’o-Vısak’o kup” (Джэгуак1о-усак1о куп) denilen şarkıcı ve oyuncu grupları da Türkiye’ye giderek,Türkiye’deki yakınlarını ve sanatçıları da Kakasya’ya davet ederek ilişkileri ve kültürel bağları canlı tutuyorlardı.Adıge nüfusu da,yaralarını sarıp hızla çoğalmaya başlamıştı.
Ama Rus makamları durumu kavramakta gecikmediler[25].1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı, Kuzey Kafkasya halklarına ilişkin Rus kaygılarını daha da arttırdı.Müslüman Abhaz, Adıge, Çeçen ve Dağıstanlılar arasında Türk yanlısı ayaklanma ve hareketlenmeler görüldü. Osmanlıların nostaljik yayılmacı özlemleri tükenmemişti.Bu doğrultuda Adıgeler ve diğer Kuzey Kafkasya toplulukları da Türklerin doğal müttefikleri sayılıyor ve bunlar Osmanlı ajanları tarafından sürekli kışkırtılıyorlardı. Bu arada önlem alınmadığı takdirde,Karadeniz kıyısında ya da yakınında yaşadıkları için,en tehlikeli topluluklar konumunda olan Adıge ve Müslüman Abhaz nüfusu 100 yıl gibi bir süre içinde milyona ulaşabilecek ve Rusya açısından 1864 öncesi duruma yeniden dönülmüş olacaktı.Kuzey Kafkasya’daki hızlı Müslüman nüfus artışı da Rus yöneticileri kaygılandırıyor ve azaltma çareleri aranıyordu. Ama, sonunda, Türkiye’ye yönelik göç ettirme programının,konjonktür gereği (Rus sanayici ve tüccarların muhalefeti sonucu) Kuzey Kafkasya ölçeğinde geniş tutulmayarak,sadece Orta Kuban ve Orta Laba solundaki,yani şimdiki Adigey Adıgeleri ile sınırlı tutulmasına karar verildi.Yeni sürgünlere gerekçe olması için de,sözgelişi şimdiki Karaçay-Çerkes Cumhuriyeti yerindeki Adıgeler (Kabartay ve Besleneyler) çalışkan,üretici,sadık ve yerini benimsemiş kişiler sayılırken, şimdiki Adigey Adıgeleri “tembel, Türkiye’de akrabaları olan,yerini benimsemeyen ve Türkiye’ye gitmek için can atan” kişiler olarak tanımlandılar[26].
Nitekim Kasım 1889′da Orta Kuban ve Orta Laba solunda yaşayan “Adıgelere ait 230 bin desyatin (250 bin hektar) tutarındaki verimli arazilerin alınıp 24 bin Adıge’nin Türkiye’ye göç ettirilmesine,onlardan alınacak toprakların da Kazak ve emekli askerlerden oluşacak 20 bin Rus erkeğine tahsis edilmesine” ilişkin bir hükümet kararı yürürlüğe sokuldu[27].Bu tür sürülmeler sonucu olarak, Adıge nüfusu da son derece azaltılmış oldu. Örneğin 1865′te Adıge nüfusu, şimdiki Adıgey ve Karaçay-Çerkes yörelerini de kapsamak üzere,Kuban oblastı toplam nüfusunun üçte biri kadardı (107 bin). Oran 1890′larda onda birin altına düştü:1897′de,şimdilerde Adıge ve Çerkes (Kabartay ve Besleney) denilenlerin toplam nüfusu 43 bin olarak belirlendi.Bu nüfusun 30 bin kadarı şimdiki Adigey ve Şapsığ bölgelerinde,kalanı da şimdiki Karaçay-Çerkes Cumhuriyeti yöresinde bulunuyordu (1864 sonrası dönemde Adıgelere uygulanan baskılar için ayrıca bk.Tamara V.Polovinkina,Çerkesya, Gönül Yaram,Ankara,2007).
Sürgüne tabi tutulan Adıgeler bugün Türkiye,Irak,Suriye,Lübnan,Ürdün,İsrail,Mısır, Kıbrıs,Libya,Tunus,Kosova,vd ülkelerde;buralardan göç etmiş olarak da AB ülkeleri (Almanya,Fransa,Hollanda,Belçika,Avusturya,Bulgaristan,vb),İsviçre,ABD (New Jersey,NewYork City,California,vb),Kanada,Avustralya ve toplam 40 kadar ülkede yaşamaktadırlar.
Günümüzde,2002′de Adigey Cumhuriyeti ile Şapsığ yöresindeki ya da Rusya Federasyonu’ndaki (RF) Adige sayısı 131.769,Çerkes sayısı 60.517,Kabartay sayısı 519.958,Abaza (Abazin) sayısı 37.942,Gürcistan’dan tek yanlı ayrılan Abhazya’daki Abhaz sayısı da 100 bin dolayındadır.Diğer Kuzey Kafkas halklarının nüfusları da,RF’de ve 2002′de şöyleydi:Çeçen 1.360.253;Avar 814.473;Oset 514.875;Kumuk 422.409;İnguş 413.016;Lezgi 511.535;Dargi 510.156;Karaçay 192.182;Lak 156.545;Tabasaran 131.785;Balkar 108.426;Nogay 90.666;Rutul 29.929;Agul 28.297;Abhaz 11.367;Tsahur 10.366.RF içindeki toplam Kuzey Kafkasya yerli nüfusu 6 milyona,Gürcistan ve Azerbaycan’dakilerle 7 milyona yaklaşmakta,Diaspora (Türkiye,vb) ile birlikte,sayı,muhtemelen 10 milyonu aşmaktadır.
Rus makamları Adıgeler ile diğer Kuzey Kafkas halklarına uyguladıkları sürgünü ya da etnik temizliği,aradan 140 yılı aşkın bir süre geçmiş olmasına karşın,itiraf etmiş ve Adıgelerden özür dilemiş değildirler.Olayı gizledikleri gibi,sürülen bu insanların Diaspora’daki torunlarının,Ata topraklarına dönüş isteklerini de kabul etmemekte, engellemelerde bulunmaktadırlar.1864 sürgünü,Rus yönetimlerince,Rus ve dünya kamuoyundan halen gizlenmekte,konuya bir tür sansür uygulanmaktadır.Rus makamları tarihi bir ülke olan Çerkesya’yı yok ettikleri gerçeği konusunda da derin bir sessizlik içindedirler.
21 Mayıs 1864′te Rusların Kbaada yaylasında düzenlemiş oldukları askeri tören ve dini ayin olayını,Rus milliyetçileri “Kafkas Savaşı”nın sona erdiği bir fetih günü olarak halen her yıl 21 Mayıs’ta Kbaada (şimdi Krasnaya Polyana)’ya da gidip anmaya ve kutlamaya devam etmektedirler.Bunu kınayan Çerkesler de,alternatif olarak ,21 Mayıs’ı Kuzey Kafkasya halklarının sürüldüğü ve Çerkeslerin soykırıma uğratıldığı bir Yas Günü olarak her yıl anmaktadırlar.
Abhaz ve Diğer Sığınmacılar
Abhazya, İmereti Krallığı (Açıkbaş Krallığı) ile birlikte Osmanlı korumasında iken, 1810′da feodal bir prenslik statüsü verilerek Ruslarca koruma altına alınmış ve Rusya’ya bağlanmış,bu bağlanma durumu 1812 Bükreş Antlaşmasıyla Osmanlı Devleti tarafından da tanınmıştı. Abhaz yazarı Hayri Ersoy’un naklettiğine göre, Abhaz Prensliği’nin nüfusu 1858′de 94.023 idi[28].Rus korumasındaki bu Abhaz Prensliği , Çerkesya’nın Ruslarca işgal edilmesinin ardından, 1864′te,Rusya’daki genel demokratik reform programı gereğince lağvedildi ve Abhaz Prensliği arazisi “Sohum okrugu”na dönüştürüldü; 1861 reform programı çerçevesinde,üç yıllık bir gecikmeyle de olsa,1864′te,Abhazya’daki derebeyliği (feodal ayrıcalıklar) ve kölelik de kaldırıldı. Bu gelişmeler üzerine Abhazya’da bir ayaklanma oldu[29] ve binlerce Abhaz Türkiye’ye sığındı[30]. 1866′daki toprak reformu sırasında da Türkiye’ye sığınmalar oldu[31]. Mayıs 1877′de Abhazya kıyılarına, şaşırtma amaçlı Osmanlı çıkartmaları yapıldı. Türkler ve destekleyicileri olan Abhazlar, Abhazya’nın kıyı bölümünü 4 aya yakın bir süre ellerinde tuttular. Toprak sahibi bir bölüm Abhaz ise, iç kesimde, eski prens ailesi (Şervaşidze) önderliğinde Rusları destekledi. Savaşı Rusların kazanması üzerine, Osmanlılarla işbirliği içindeki Abhazların ön ayak olmasıyla 30 bin[32] ile 50 bin arasında değişen sayılarda bildirilen ve 1864-78 yılları arasında da,toplamı 100 bin ile 125 bin arasında tahmin edilen bir Müslüman Abhaz nüfusunun Osmanlı Devleti’ne sığındığı yazılmaktadır[33]. Bunlar şimdiki Düzce, Sakarya, Kocaeli, İstanbul, vd illere yerleştirildiler.
Feodal hiyerarşi,halen ve en çok Abhazlar arasında varlığını korumaktadır: Geleneksel Abhaz toplantılarında,toplum içi kan davaları ve yargısal konular,vb sorunlar görüşülmekte ve sorunların çözümlenmesine çalışılmaktadır.Bu toplantılar soyluların ve önde gelen asil kişilerin yönetiminde yapılmakta,alınan kararlar uygulanmaktadır.Bu arada 2005 yılında RF’nin Soçi (Saçe) kentinde Abhaz Prens ailesinden (Şervaşidze ya da Çaçba ailesi) Denis Çaçkhalia’nın (Денис Чачхалиа) katılımı ile “II.Abhaz-Abazin Soyluları (ya da “Asiller”) Kongresi” de (Abaza Duney.ru/nobles Congress) yapılmıştır (Ayrıca bk.”Nart” dergisi,sayı 41-42,s.47;sayı 44,s.36-37).
1877 ayaklanması sonucu,Abhazya büyük ölçüde Müslüman Abhazlardan boşaldı ve Ortodoks Hıristiyan Abhazlar Abhaz nüfusunun çoğunluğu haline geldiler. 1886′da Sohum okrugunda (Abhazya), Fahrettin Çiloğlu’na göre 68.773 olan genel nüfus içinde 28.320[34], Hayri Ersoy (Siuktar)’a göre de 58.960 Abhaz kalmıştı[35].Bu 30 bin dolayındaki fark,30 bin kadar Samurzakan’ın,Ersoy tarafından Abhaz olarak,Çiloğlu tarafından da farklı değerlendirilmiş olmasından kaynaklanıyor olabilir. Her iki yazara göre 1926′da Abhazya’da 55.918 Abhaz bulunuyordu.
Oset sığınmacılar; Kars, Erzurum, Sivas, Yozgat, vd illere; Karaçaylılar Eskişehir, Afyon, Konya, Tokat (Reşadiye), Kayseri (Pınarbaşı),Sivas Yıldızeli,vd illere; Çeçenler; Sivas Yıldızeli, Konya (Beyşehir), Kahramanmaraş (Göksun), Mardin (Kızıltepe), vd illere; Dağıstanlılar; İstanbul, Yalova, Balıkesir, Sivas, Kahramanmaraş, Muş, Kars, Erzurum, Tokat, İzmir, Denizli, Çanakkale, Samsun, Trabzon, Kayseri , Sinop, Hatay vd. yerlere yerleştiler.
1877′deki Abhaz sığınmacılara ait bir mezarlık Kocaeli’nin Kandıra ilçesi Kefken mevkiinde, deniz kıyısında bulunmaktadır. Her yıl 21 Mayıs günü, bir Anıt Mezarlık haline getirilen bu yerde,Türkiye’deki Abhaz ve Kafkas (Adıge, vd) sivil toplum kuruluşları öncülüğünde toplanılmakta, dua edilmekte, gece ateş yakılarak ve denize çelenkler bırakılarak geçmişin üzücü anıları yaşatılmakta, ayrıca aynı gün İstanbul’da Üsküdar Kız Kulesi önünde toplanılıp sürgünde ölenler anısına Boğaz’a çelenkler bırakılmakta, daha başka yerlerde de benzeri etkinlikler düzenlenmekte, Çerkeslerin bulunduğu birçok ülkede de 21 Mayıs bir Yas Günü olarak anılmaktadır.
Bu anmalar her yıl düzenlenen bölgesel etkinlikler olan Kafkas İlkbahar Şenlikleri’nde de sürdürülmektedir. Buralarda da günün anlamına ilişkin konuşmalar yapılmakta,müzik,dans ve tiyatral gösteriler sunulmaktadır.Ayrıca her yıl,sürgünde ölenler ve Anayurt şehitleri adına Çanakkale’nin Biga ilçesinin Hacıköy ve Kocaeli Merkez ilçesinin Uzuntarla köylerinde anma toplantıları yapılmakta,İstanbul’un tanınmış eski mevlithanlarından,Adıge folkloru derlemecisi ve Adıgece mevlidi Adıge makamı dışında, Türkçe makama uyarlayıp kayda geçiren ve çoğaltan Adıge-Şapsığ asıllı Hafız Fahrettin Abatay (Guser)’in (doğ.1934) sesi ve daha başka hafızların,ayrıca her yıl Adigey’den gelen hafız ve konukların katılımı ile törenler yapılmakta ve Adıgece Mevlid okunmaktadır. Tıklayın-Abhazlar,Adigey,Krasnodar Kray,Şapsığ Ulusal Rayonu,Şapsığlar.
Genel Özet
21 Mayıs 1864; 300 yıl süren Kafkas - Rus savaşlarının sona ermesi ve Kuzey Kafkas halklarının sürgüne zorlanmasının başlangıç tarihidir. Bu tarihten sonra Çerkes toplulukları dünyanın çeşitli ülkelerine dağılmışlardır. Sürgün süreci içerisinde birçok insan hayatını kaybetmiş, sürüldükleri topraklarda ise hastalık, açlık ve yoksulluk gibi problemlerle karşı karşıya kalmışlardır.
Sürgün yolunda çekilen çileler, yolda telef olanların feci durumları Trabzon’daki Rus konsolosunun, tehcir işlerini idare etmekte olan General Katraçef’e yazdığı raporda şöyle anlatılır: Türkiye’ye gitmek üzere Batum’a 70,000 Çerkes geldi. Bunlardan vasati olarak günde 7 kişi ölüyor. Trabzon’a çıkarılan 24,700 kişiden şimdiye kadar 19,000 kişi ölmüştür. Şimdi orada bulunan 63,900 kişiden her gün 180-250 kişi ölmektedir. Samsun civarındaki 110′000 kişi arasında her gün vasati 200 kişi can veriyor. Trabzon, Varna ve İstanbul’a götürülen 4650 kişiden de günde 40-60 kişinin öldüğünü haber aldım.” İşte bu suretle peş peşe sürüp gelen felaketlerin ve musibetlerin darbeleri altında inleyen ve eriyen bu kahraman ve faziletkar milletin bedbaht bakiyesi de Dobruca, Bulgaristan, Sırbistan, Arnavutluk, Suriye, Irak gibi daima tehlikeye maruz bulunan ve daima emniyetsizliğin hükümran olduğu yerlere iskan edilmiştir
Modern tarihin en büyük kitlesel nüfus hareketlerinden biri olan Çerkes sürgünü (Henze, 1986: 247) esnasında deniz gibi kan akıtıldı. Gemiye binmek için aç bîilaç kıyıda yağmur çamur içinde, ölüm iniltileriyle bekleşenler, yanaşan gemiye üşüşüp taşıma kapasitesinin çok üzerinde biniyorlardı. Gemiler de daha fazla para alabilmek için çok yolcu alıyor, bu yüzden fazla yol almadan batan gemilere sık rastlanıyordu. 1864 Mayısında, Trabzon’daki Rus konsolosunun yazdığına göre 30 bin kişi açlık ve hastalıktan kırıldı. Gemilerde hastalık alameti gösteren olursa derhal denize atılırdı.
Kaynaklar
- ^ Ali Kasumov-Hasan Kasumov,Çerkes Soykırımı,Ankara,1995,s.142-143
- ^ Kafkasya Kül.Der.,sayı 39-42,Ankara,1973,s.144-145
- ^ Kafdağı Der.,sayı 11-12,s.52-53
- ^ A.Kasumuv-H.Kasumov,Çerkes Soykırımı,s.285-298
- ^ Kuzey Kafkasya KD,sayı 87-88,s.8;İstoriya narodov Severnogo Kavkaza,Moskva,1988,s.206-207
- ^ Özdemir Özbay,Dünden Bugüne Kuzey Kafkasya,Ankara,1999,s.165;İstoriya narodov Severnogo Kavkaza,s.206
- ^ Age,s.207
- ^ Çerkes Soykırımı,s.238
- ^ Çerkes Soykırımı,s.236-237
- ^ Semen Esadze,Çerkesya’nın Ruslar Tarafından İşgali,Ankara,1999,s.116-118
- ^ Kim Şibzuh,Dönem Bize Yeni Sorumluluklar Yüklüyor,Kuzey Kafkasya KD,sayı 87-88,s.8
- ^ İstoriya narodov Severnogo Kavkaza,s.207;Hayri Ersoy,Dili,Edebiyatı ve Tarihi ile Çerkesler,İstanbul,1993,s.44,burada Ciget sayısı (Pshu,Ahçipsov,Aibga,vb dahil)16.923 olarak verilmektedir.
- ^ Şapsugiya/Шапсугия gazetesi,no.3,Сочи/Шъачэ,Октябрь,1991,s.4;A.Kasumov-H.Kasumov,Çerkes Soykırımı,s.290-291,burada,1882 verilerine göre Kuban oblastındaki toplam Adıge nüfusu 61.231 olarak verilmektedir,bunun 16.771′i Bjeduğ,15.440′ı Kabartay,13.961′i Abadzeh,6.551′i Besleney,5.127’si K’emguy ve 3.331′i Şapsığ idi.
- ^ İstoriya narodov Severnogo Kavkaza,s.207
- ^ L.İ.Lavrov,Vubıkhlar Hakkında Etnografik Bir Araştırma,Kafkasya Gerçeği Der.,Samsun,1992,s.47
- ^ W.E.D.Allen ve ölü Paul Muratoff,1828-1921 Türk-Kafkas Sınırındaki Harplerin Tarihi,Gnkur.Basımevi,Ankara,1966,s.104
- ^ Justin McCarthy,Ölüm ve Sürgün,İstanbul,1998,3.baskı,s.37-38
- ^ General İsmail Berkok,Tarihte Kafkasya,İstanbul,1958,s.526
- ^ Dr.Almir Abreg,Geçmişten Günümüze Kafkasların Trajedisi,İstanbul,2006,s.43
- ^ W.E.D.Allen ve ölü Paul Muratoff,age,s.120
- ^ Dr.Almir Abreg,age,s.45
- ^ Gen.İsmail Berkok,age,s.528-529
- ^ Jineps gazetesi,Eylül 2006 Ek-1,s.15-16
- ^ Geçmişten Günümüze Kafkasların Trajedisi,s.43
- ^ Kafkasya KD,sayı 39-42,s.79;A.Kasumov-H.Kasumov,Çerkes Soykırımı,s.293-298
- ^ Ali Kasumov-Hasan Kasumov,Çerkes Soykırımı,s.293-297
- ^ A.Kasumov-H.Kasumov,Çerkes Soykırırmı,s.294-98
- ^ Hayri Ersoy,Dili,Edebiyatı ve Tarihi ile Çerkesler,İstanbul,1993,s.44
- ^ Fahrettin Çiloğlu,Rusya Federasyonu’nda ve Transkafkasya’da Etnik Çatışmalar,İstanbul,1998,s.204
- ^ W.E.D.Allen ve ölü Paul Muratoff,age,s.120
- ^ Hayri Ersoy, age, s.55
- ^ Hayri Ersoy-Aysun Kamacı,Çerkes Tarihi,İstanbul,1992,s.80
- ^ Hayri Ersoy,Dili,Edebiyatı ve Tarihi ile Çerkesler,s.56
- ^ Fahrettin Çiloğlu,age,s.204
- ^ Hayri Ersoy,Dili,Edebiyatı ve Tarihi ile Çerkesler,s.46
kaynak: wikipedia.org
Musul Sorunu
Musul Sorunu, Osmanlı Devleti’ne bağlı Musul Sancağı’nın, Birinci Dünya Savaşı’nda işgali ile başlayan; 1926′da Türkiye Cumhuriyeti sınırları dışında kalmasının aradında da bölgedeki Türk varlığıyla günümüze kadar gelen siyasi süreçdir.
Musul, I. Dünya Savaşı’nda İtilaf Devletleri’nin işgal edemediği topraklar arasındadır. Halil Paşa, Musul ve Kerkük savunmasında 24 Nisan 1916′da General Townshend komutasındaki 13.000 İngiliz askerini esir alarak İngiliz kuvvetlerini yenmiş ve Musul ve Kerkük’ü kurtarmıştı. Halil Paşa’nın yaptığı Muharebeler Kut’ül Amere’de geçtiği için yapılan savaşa istinaden Halil Paşa Kut soyadını almıştır. Mondros Mütarekesi gereğince İtilaf devletleri’ne güvenlikleri gereği istedikleri yerleri işgal etme yetkisi tanınıyordu. Halil Paşa İstanbul’dan aldığı emre uyarak Musul’u boşalttı. İngiliz askerleri hiçbir direnişle karşılaşmadan Musul’a girdiler. İstanbul’dan aynı emir Mustafa Kemal Paşa’ya da gelmiş Mustafa Kemal Paşa Adana ve Hatay’ı boşaltmamış ve Harbiye Nezaretiyle yaptığı telgraflaşmalarda emrin kanunsuz olduğunu söyleyerek emre direnmişti. Harbiye nezareti, kendisini görevden alıp karargaha çağırdığında ordunun silahlarını halka dağıtarak düşman eline geçmesine mani olmuştu. Bazı silahlar, Anadolu’da bir düşman direnişinde kullanılmak üzere Teşkilat-ı Mahsusa elemanları tarafından daha güvenli olan doğu cephesine taşınmıştı.
Lozan Konferansı
Lozan Konferansı sırasında Türkiye, Musul’un iki temel gerekçe ile Türkiye’ye bırakılmasın ısitedi. Birincisi: 30 Ekim 1918 Mondros Mütarekesi imzalandığı sırada Musul, Türk ordularının kontrolü altında ve milli hudutlar içinde bulunuyordu. İkincisi: Musul ve Süleymaniye bölgeleri tarihi açıdan olduğu kadar halkının büyük çoğunluğunu halen Türklerin teşkil etmesiydi. İngiltere, tüm bunlara itiraz etti. Bunun üzerine Lozan Antlaşması’nın 3. maddesi gereğince, sorunun çözümü, dokuz ay içinde bir sonuca ulaştırılmak üzere Türk-İngiliz ikili görüşmelerine bırakıldı..
Haliç Konferansı
Bu görüşmeler 19 Mayıs 1924′de, İstanbul’da başlayan Haliç Konferansı ile gündeme getirildi. Ancak, görüşmelerde bir sonuca varılamadı. Türkiye’nin Musul ve Süleymaniye bölgelerinin kendi hudutları içinde kalmasında ısrar etmesi üzerine İngiltere, bu fikre yanaşmadığı gibi, Hakkari bölgesinin de Irak’a bırakılmasını istedi.
İstanbul Konferansının sonuçsuz kalması, Türkiye’nin haklı davasında taviz vermemesi ve İngiltere’nin Türk-Irak sınırları bölgesinde sınır olaylarını kışkırtıp, karışıklıklar çıkarmaya başlaması, Türk-İngiliz ilişkilerini gerginleştirdi.
Bunun üzerine taraflar, Lozan Antlaşmasının “Anlaşmazlık halinde konunun Milletler Cemiyetine götürülmesi” hükmüne uyarak, sorunu, bu cemiyetin çözmesini istediler. Ancak, Türkiye sorunun Milletler Cemiyeti’de çözümüne taraftar değildi. Bunun iki haklı sebebi vardı. Birincisi: Türkiye henüz bu cemiyetin üyesi değildi; İkincisi: Cemiyete İngiltere hakimdi ve çıkan kararlarda oldukça etkili idi.
Milletler Cemiyeti Kararları
Tüm bu olumsuzluklara rağmen Türkiye, Milletler Cemiyeti faktörünü kabul etmek durumunda kaldı. Milletler Cemiyeti Eylül 1924′de konuyu ele aldı. Türkiye, Musul ve Süleymaniye bölgelerinde halkoylaması yapılmasını teklif ettiyse de, İngiltere bunu kabul etmedi. Milletler Cemiyeti konu ile ilgili bir komisyon oluşturdu. Tahkik Komisyonu, hazırladığı raporu Eylül 1925′de Milletler Cemiyetine sundu. Komisyon raporunda Musul halkının hiçbir tarafa katılmaksızın bağımsız kalmak istediğini bildirdi.
Buna rağmen Tahkik Komisyonu, Milletler Cemiyeti Meclisine şu tavsiyelerde bulundu:
1. Brüksel Hattı sınır olarak kabul edilecek. 2. Musul vilayetinin çoğunluğunu Kürtler oluşturduğundan Musul Irak’a bağlanacak ayrıca Türkiye ile ekonomik bir anlaşma yapılacak.Manda yönetimi 1928 yılında biteceğinden bu süre 25 yıl daha uzatılacak ama Kürtlere yönetim serbestliği ve kültürel haklar verilecek. 3. Bu iki noktaya uyulmadığı takdirde ise, Musul vilayeti Türkiye’ye verilecek.
Milletler Cemiyeti Meclisi, komisyonun teklifini aynen kabul etti. Milletler Cemiyeti’nin kararı Türkiye’de büyük tepkilere sebep oldu. Hatta, Türkiye ile İngiltere arasında savaş havası esmeye başladı.
Fakat, Atatürk’ün ortaya koyduğu gerçekçilik prensibini esas alan Türkiye, henüz savaştan yeni çıkmış olması ve harap olan ülkenin ekonomik ve sosyal meselelerinin çözüm beklemesi gibi sebeplerle ülkeyi yeni bir savaşa sürüklemek istemedi.Ayrıca Türkiye’nin iç ve dış sorunları vardı.Dış sorunları Musul görüşmelerini Avrupa’dan gelen Hristiyan kişilerin denetlemesiydi.Bu Türkiye’nin yalnız kalmasına neden oluyordu.Bunun üzerine Türkiye Sovyet Rusya ile Paris’te bir saldırmazlık paktı imzaladı.Amaç yandaş bulmaktı.İç sebepler ise İngiltere’nin Türkiye’de ayaklanmalar organize etmesidir.Bunların sonucu olarak Türkiye her yönden çaresiz kalmıştır. Bu sebeple, 5 Haziran 1926′da İngiltere ile bir anlaşma imzalayarak Milletler Cemiyeti kararını kabul etmek durumunda kaldı. Bu anlaşma, bugünkü Türk-Irak hududunu çizmiş ve Musul sorununa son vermiştir.
1. Türkiye u gıbı seleri umursamadığı içinsınır esas itibari ile Milletler Cemiyeti Meclisi tarafından Brüksel’de tespit edilen hat olacaktır; fakat, bu hatta Türkiye lehine bazı değişiklikler yapılacaktı;
2. Andlaşmanın 14. maddesine göre de, Türk Petrol Kumpanyası, Musul üzerindeki haklarından vazgeçen Türkiye’ye 25 yıl süre ile petrolden alacağı gelirin % 10′unu verecekti. Bundan, daha sonraki yıllarda, 500.000 İngiliz Altını karşılığında vazgeçilmiştir.
Türk-İngiliz ilişkileri
1926 yılında Musul konusunda varılan anlaşmaya rağmen Türk-İngiliz ilişkileri normal bir seyir takip edemedi. Bunun beş önemli sebebi vardı. Bunlardan Birincisi: Musul sorunu kendi lehine çözümlemek isteyen İngiltere’nin bölge halkını Bölücülük yönünde isyana teşvik etmesi; İkincisi: Hakkari bölgesindeki halkı isyana sevk etmesi ve Nasturi isyanına sebep olması; Üçüncüsü: 1925 yılında çıkan Şeyh Sait isyanını organize etmesi ve yönlendirmesi; Dördüncüsü: Terakki Perver Cumhuriyet Fırkası’nın Genç Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı bir karşı devrim hareketi alarak desteklemesi; Beşincisi: Musul sorununun adil ve doğru olmayan bir şekilde çözümlenmesidir.
Nihayet, 1929 yılında İngiltere’nin Akdeniz Filosu İstanbul’u ziyaret etti. Bu ziyaret Türk-İngiliz ilişkilerindeki olumlu gelişmenin ilk adımını teşkil etti. Amiral Field’in Ankara’ya giderek Atatürk ve diğer ileri gelenleri ziyaret etmesi, Türk-İngiliz ilişkilerindeki olumsuzluğu yumuşattı.
Bu ziyaretten kısa bir süre sonra Sovyet Dışişleri Bakan Yardımcısı Karahan’da Ankara’yı ziyaret etti. Bu son ziyaret Sovyet Rusya’nın Türk-İngiliz yakınlaşmasından kaynaklanan bir endişesinin sonucuydu.
1924 yılında Mustafa Kemal Musul’a asker göndermeyi ve bölgeden İngiliz’leri çıkarmayı planlıyordu. İngilizlerin desteklediği Yunan ordusu 150-200 bin askerini ve silahlarının %70 ini Anadolu’da bırakarak kaçmıştı. İngiltere’de Lloyd George hükûmeti istifa etmek zorunda kalmıştı ve Musul’da Türk ordusu karşısında direnmeleri mümkün değildi. Ancak doğu Anadolu’da ilk önce Nasturi Ayaklanması daha sonra Şeyh Sait İsyanı çıktığı için harekât yapılamadı. Musul için hazırlanan kuvvetler çıkan isyanları güçlükle bastırabildi.
Birinci Dünya Savaşı’ndan önce Osmanlı hakimiyetindeki Musul ve çevresi petrol varlığı sebebiyle, İngiltere, Fransa, Almanya ve hatta Amerika Birleşik Devletleri arasında rekabet konusu oldu. Bölge, 1916 tarihli Sykes-Picot Antlaşması ile Fransa’ya bırakılmıştı. Nisan 1920 San Remo Konferansında Fransa, kendisini Orta Doğu’daki menfaatlerini desteklemesi sebebiyle, Musul bölgesini İngiltere’ye terketti.
kaynak: wikipedia.org


